Hafıza aktarımı: Srebrenitsa ve Marş Mira
YASEMİN ÖZKEREM / RÖPORTAJ
Fotoğraf Sanatçısı Hakan Aydın’ın, Srebrenitsa Katliamı’nı ve her yıl düzenlenen Marş Mira (Barış Yürüyüşü) adımlarını konu alan sergisi, yalnızca görsel bir arşiv değil, aynı zamanda çok güçlü bir toplumsal hafıza aktarımıdır.
Kendisinin daha önce bu fotoğrafları çekerken “Unutmamak ve unutturmamak için çekmeye mecburdum” ve “Son günkü fotoğrafları ağlayarak çektim” şeklindeki ifadelerini de göz önünde bulundurularak yapılan bu röportaj, Srebrenitsa Soykırımı’nı duygu yüklü anlamını da bir kez daha ortaya serdi. Tüm sorularımızı içtenlikle cevaplayan Hakan Aydın, çektiği fotoğrafların hikayesiyle ilgili Kent Bursa Gazetesi’ne çarpıcı açıklamalarda bulundu.
Srebrenitsa ve özellikle Marş Mira (Barış Yürüyüşü) rotasını fotoğraflama fikri ilk olarak nasıl ortaya çıktı?
Marş Mira yani Barış Yürüşü’nü duymuştum, biliyordum. O zamanlar onun adı Marš Smrti yani ölüm yürüyüşü anlamına geliyordu. İşte daha sonra barışı simgelesin diye barışı getirsin düşüncesi ile anlamı bu şekilde değişti. Ölüm yolunda barış yürüyüşü zorlu yollarda yürüyerek, o zamanın şartlarını anlama yürüyüşü aynı zamanda. Sonra 2017yılında Büyükşehir Belediyesi’nde Basın Halkla İlişkiler Müdürü Saffet Bey, ‘bu yürüyüşe bir organizasyon yapmak istiyoruz’ diyerek fotoğraf camiasından birkaç kişiyi temsilen beni davet etti. Ben askerlik görevimi de orada yapmıştım ve orada yaşananları biliyordum. Dolayısıyla hemen kabul ettim.
Marş Mira yürüyüşü fiziksel olarak da oldukça yıpratıcı bir süreç. Bu zorlu yürüyüş esnasında ekipman seçiminizi ve çekim pratiklerinizi nasıl şekillendirdiniz? Işık ve hava koşulları hikayenizin anlatımına nasıl katkı sağladı?
Fotoğrafçıların bir ekipman seti vardır. Geniş, orta ve zoom lens gibi… Ve bu ekipmanlar ağır ekipmanlardır. Yürüyüşe ben sadece tek objektifle katıldım. Her gün otuz kilometre gidildiği için ve daha çok fotoğraf çekebilmek için daha pratik ve taşınması kolay bir ekipmanla yol almam gerekiyordu. Gerçekten yolculuk zorlu bir yolculuktu. Hatta bazı beden eğitimi öğretmenleri bile yürüyüşü yarıda bırakmak zorunda kaldılar.
Askerlik görevimde bu zulmü, bu soykırımı bizzat yaşayan insanlarla da temas kurduğum için ben bu yürüyüşü yarıda bırakmayı açıkçası gururuma yediremedim ve bu yürüyüşü bir şekilde tamamladım. Çünkü otellerde de kalmıyorsunuz çadırlarda kalarak ilerliyorsunuz.
Sert zemin. Bazı yerleri asfalt, bazı yerler toprak.
Fotoğraflarınızla gördüm bu arada bir engelli vatandaş da size katılmış.
O vatandaş o soykırımı yaşayan birisi. Aramızda olması ve tüm zorlu yol şartlarına rağmen yürüyüşü bizimle tamamladı ve bırakmadı.
Projeye başlamadan önce nasıl bir ön hazırlık (tarihsel, lojistik ve zihinsel) süreci geçirdiniz? Bölgeye gitmeden önceki algınız ile oraya adım attığınız ilk an arasındaki en büyük fark ne oldu?
Zihnen buna hazırlanmak çok zor. Deklanşöre basarken özellikle yakınlarının tabutlarına sarılan kadınların ağlarken yaşadığı hüznü görüyor ve siz de çok üzülüyorsunuz. Onları rahatsız etmeden, acılarını yaşamalarına izin vererek, işinizi yapmak orada yaşanan soykırımı da fotoğraflamak ve üretmek istiyorsunuz. Böylelikle görsel hafızamızda her zaman canlı kalsın ve nesiller boyu bu soykırım aktarılsın istiyoruz. Tüm fotoğrafları çekerken gözyaşlarımıza engel olamadık. Dolayısıyla zihnen hazırlanmak çok çok zordu benim için. Ama böyle bir projede yer alıp, bu soykırımı unutturmamak adına böyle bir çalışma içerisinde yer aldığım için de çok mutluyum. Geçmişten bugüne bu fotoğrafları çekerek birçok sergide yayınladık. Ve insanlara aktardık. Böylesi çalışmaların yapılanlardan ders alınması ve o zamanların hiç te kolay olmadığını anlamaları açısından önemli olduğunu düşünüyorum.
Tabii ki oraya gittiğimizde bu soykırımı yaşayan insanlarla o yılları konuşmak çok zordu.
Ama bunu anlatmak ve unutturmamak lazım diye düşünüyorum.
“SIRPLAR BELGELENSİN İSTEMEDİLER”
Siz bu güzel bayrağı almışsınız ve gönüllü olarak bu soykırımı hafızalarda canlı tutmayı istiyorsunuz. Sizi tüm Boşnak akrabalarım adına da tebrik ediyor ve onlar adına da sizlere teşekkür etmek istiyorum. Bu arada fotoğraflar arasında gördüğüm bir şey daha vardı. Aramalar esnasında katledilen bazı Boşnakların sadece kafası tası bulunmuş bazı Boşnakların da kolu, bacağı falan bulunmuş. Ve siz bunu fotoğraflamışsınız. Bu inanılmaz bir şey yani.
Bunun sebebi de şu, Sırplar yaptıkları şeyin belgelenmemesi için cesetleri farklı parçalara ayırarak farklı toplu mezarlara gömmüşler. Cesetleri bütün bir şekilde bulmak çok zordu.
Nitekim o tabutların içerisinde de bütün cesetler yok. İşte bazen de bir el parçası, bazen de bir kol parçası ya da bir kafatası sadece.
Aslında yazılı tarihe kıyasla görsel hafızanın gücü burada daha fazla ortaya çıkıyor değil mi bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Fotoğraflar insanları daha çok etkiliyor. Tabii ki o gün birçok etkinlik yapılıyor. Medya bu noktada bir sürü programlar yayınlıyor. Görselin gücü bence daha hızlı geçiyor karşı tarafa. Belediyelerin bu projeye ilgi gösterip destek olmaları benim için çok kıymetli. Çok teşekkür ediyorum kendilerine.
“KEŞKE YAŞANMAMIŞ OLSA BİZ DE ANLATMASAK”
Sergiyi gezen ziyaretçilerden, özellikle de o dönemi hiç yaşamamış genç kuşaktan nasıl geri dönüşler alıyorsunuz? Sergi, hedeflediğiniz o toplumsal yüzleşme ve empati köprüsünü kurabildi mi?
Yaş olarak buna yetişememiş insanlar da geliyor benim sergilerime. Bunu anlattım, bazı şehirlerde sergi olarak değil ama fotoğraf gösterisi olarak anlattım. İnsanlar ağlayarak izliyor ve tabii genç kuşaklar da etkileniyor.
Günümüzde aynı şey yine yaşansa Avrupa’nın yine sessiz kalacağını düşünüyorlar. Klasik bir medeni Avrupa algısı var ya biz bu sergilerle bunu yıkmış oluyoruz aslında.
Avrupa o dönemde nasıl tepkisiz kaldıysa şimdi yine Sırplar aynı fırsatı yakalasa ve aynı şeyi yapsalar yine Avrupa’nın aynı tepkisizliği sergileyeceklerini düşünüyorum.
Şimdi Gazze’de de aynı şey yaşanıyor ve hala da devam ediyor. Bitecek gibi de durmuyor. Aslında tarih sürekli kendini tekrarlıyor. Başka bir coğrafya da yine aynı zulüm Müslümanlara karşı devam ediyor. Orda bir gün her şey bitse tabi ki derin izlerin kalacağını da tahmin ediyoruz. Oraya gidip geride artık miras kalan o acıları bir fotoğraf sanatçısı olarak fotoğraflamak ister miydiniz?
Gazze’ye gitmek isterim, tabii ki fotoğraf çekmek isterim ama günümüz şartlarında bu zor.
Hatta onun haricinde Karabağ’a da gitmeyi çok istiyorum.
Ama tabii imkanlar her zaman el vermiyor buna.
Çünkü ben bir fotoğraf sanatçısıyım. Ben bir fotoğraf gönüllüsüyüm. Bir görev icabı gitmek zor ve kendi imkanlarım ile gideceğim için şu anlık da çok zor görünüyor.
Evet ve sizin gibi gönüllü insanların fotoğrafları bu acıları nesiller boyu gösterecek ama tabi giden gidecek yani öyle de bir durum var.
Keşke yaşanmamış olsa anlatmasak.
Peki son olarak bir şey söylemek ister misiniz? Mesela fotoğraf sanatçılığına dair olabilir, bu tarz olayları hep hafızada tutmak adına olabilir. Yeni fotoğrafçılığa başlamak isteyen insanları da tabii teşvik edebilir bu durum.
Şimdi fotoğraf çok geniş bir perspektif. Doğa fotoğrafçılığı var, seyahat fotoğrafçılığı var.
İşte bizim gibi belgesel tarzı fotoğraf üreten insanlar var.
Belgeselin farkı insanlara bu şekilde temas edebilmek.
İnsanların duygularına hitap edebilmek.
İnsan fotoğrafı çekmek biraz da bunu sağlıyor.
Açıkçası içerisinde insan olmayan fotoğraflar beni çok tatmin etmiyor.
Ben biraz insan odaklı fotoğraflar seviyorum.
Ama yeni fotoğrafçılara tavsiyem şudur: Her fotoğraf dalında faaliyet gösterebilirler ama bir şekilde insanla temas kuracak fotoğraflar çekmelerini öneririm.
Galiba bu akşam Tayyare Kültür Merkezi’nde saat 18.00’de bir serginiz daha olacak. Buradan herkesi davet etmiş olalım. Tam bir hafta sürecek olan İnsanlığın Vicdanında Srebrenitsa Hakan Aydın’ın gözünden Marş Mira Yürüyüşü Sergisi’ne tüm Bursalılar davetlidir.
