Vizörün arkasındaki hafıza: Grafik tasarımdan belgesel fotoğrafçılığa uzanan bir hayat hikâyesi

Vizörün arkasındaki hafıza: Grafik tasarımdan belgesel fotoğrafçılığa uzanan bir hayat hikâyesi
20 Temmuz 2026 14:23
A+
A-

Grafik tasarımın estetik disiplinini belgesel fotoğrafçılığın çıplak gerçekliğiyle harmanlayan, kentin kültürel mirasından kendi aile tarihine uzanan köprüler kuran bir isimle Grafik ve Fotoğraf Sanatçısı Sevcan Özmen Kul ile Kent Bursa Gazetesi olarak bir röportaj gerçekleştirdik.

TÜBA DEMİR/RÖPORTAJ

Özmen ile lise yıllarında karanlık odada başlayan, BursaFotoFest sergilerine ve en nihayetinde Muş’tan Bursa’ya uzanan sarsıcı bir göç hikâyesini barındıran “Daye” projesine evrilen bu yolculuğu; dijital çağda belgesel etiğini ve fotoğrafın hafıza gücünü konuştuk.

​Lise yıllarında grafik tasarım okurken karanlık odada fotoğraf baskısıyla tanışmışsınız. O an “tasarımcı” kimliğinizin yanına “fotoğrafçı” kimliğini eklemeye nasıl karar verdiniz? Karanlık odanın büyüsü neydi?

​ Aslında benim için bu iki kimlik hiçbir zaman birbirinden ayrı olmadı. Çünkü grafik tasarımın özünde zaten fotoğraf vardır; fotoğraf, tasarımın ayrılmaz bir parçasıdır. Lisede grafik tasarım okurken müfredatımızın içinde fotoğrafçılık dersleri de yer alıyordu ve karanlık odayla tanışmamız bu sayede gerçekleşti.

​Karanlık odanın büyüsü, tamamen o anın getirdiği tarifsiz heyecan ve zevkle ilgiliydi. Kırmızı ışığın altında, kimyasalların içinde bir görüntünün yavaş yavaş belirip kâğıda dökülmesini izlemek adeta büyüleyici bir deneyimdi. Ancak benim için o dönem karanlık oda, lise yıllarında tatlı bir anı olarak kaldı; şartlardan dolayı ne yazık ki o süreçte baskı yapmaya devam edemedim. Fakat içimdeki fotoğraf tutkusu hiç sönmedi. Mezuniyetten sonra bu bağın kopmasına izin vermeyerek hemen bir fotoğraf derneğine yazıldım. Dernek çatısı altında düzenlenen gezilere katıldım, sürekli çekimler yaptım ve karma sergilerde yer aldım.

​Bu alandaki ilk büyük ve kapsamlı deneyimimi 2013 yılında yaşadım. Değerli hocamız Abit Kullebi mentorluğunda, 15 fotoğrafçı bir araya gelerek “Hanlar ve Çarşılar” projesini gerçekleştirdik ve ortak bir sergi açtık. Bu çalışma, belgesel fotoğrafçılığa ve kent kültürüne olan bağımı daha da güçlendirdi. Zamanla bu tutku, beni Bursa Fotoğraf Festivallerine katılmaya kadar götürdü. 2015 yılında, teması “Göç” olan festivalde yer aldım ve benim için çok önemli bir dönüm noktası olan “Daye” projemin temellerini orada attım. Bu tema, kendi babaannemin hayatını fotoğraflayıp belgelememe vesile oldu.

​Hemen ardından, 2016 yılında Aykırı Sinema Derneği çatısı altında ilk kişisel sergimi açtım. Babaannem onun fotoğraflarını çektiğimi biliyordu ama bu fotoğraflarla ona özel bir sergi açacağımdan habersizdi; ona büyük bir sürpriz hazırlamıştım. Sergi salonuna girip duvardaki devasa fotoğraflarını gördüğünde yaşadığı o şaşkınlık ve “Bunlar benim!” diyerek yüzünde açan o kocaman tebessüm, hayatım boyunca unutamayacağım bir andı.

​Yine 2016 yılında, BursaFotoFest bünyesinde “Kent Diyalogları” başlığı altında kentin kültürel mirasına dokunan çok özel bir çekim gerçekleştirdim. Çekirge’deki Karagöz Anıtı ve Müzesi binasında, Bursa’nın simgelerinden Karagöz ve Hacivat’ı odağına alan bir fotoğraf çalışması yaparak festival sergisinde yer aldım. Fotoğraf yolculuğum sonraki yıllarda da kolektif üretimlerle devam etti. 2017 yılında ise teması “Çarşılar ve Alışveriş” olan BursaFotoFest’e değerli arkadaşım Nuray Tezel ile birlikte katıldık. Bu proje için Bursa’daki Tarihi Çeyizciler Çarşısı’ndaki emekçi kadınların portrelerini çektik ve onların hikâyelerini festival sergisine taşıdık. Lisedeki o karanlık oda heyecanı; hocalarımızın rehberliğinde hanlardan başlayıp sokaklara, festivallere, kentin köklü kültürüne, çarşılardaki emekçi kadınların hikâyelerine ve en nihayetinde babaannemin gözlerinde o mutluluğu gördüğüm vizörün arkasına uzanarak beni bugünkü fotoğrafçı kimliğime ulaştırdı.

Dijital çağda hem grafik dünyası hem de fotoğrafçılık çok değişti. Dijital manipülasyon ile belgesel fotoğrafçılık arasındaki o ince çizgiyi kendi üretimlerinizde nasıl dengeliyorsunuz?

​ Bir grafik tasarımcı olarak, dijital manipülasyonun bize sunduğu o sınırsız ve büyüleyici olanakların elbette farkındayım. Ancak konu belgesel fotoğrafçılık ve yaşanmış hikâyeler olduğunda, benim için ödün verilmez tek bir kırmızı çizgi var: Gerçeğin duygusal ve tarihsel dürüstlüğü.

​Kendi üretimlerimde bu hassas dengeyi şöyle kuruyorum: Grafik vizyonumu, fotoğrafın çıplak gerçeğini “değiştirmek” ya da yeniden inşa etmek için değil; aksine o gerçeğin içindeki duyguyu görünür kılmak ve güçlendirmek için bir araç olarak kullanıyorum. Işıkla oynamak, kontrastı ayarlamak veya kadrajı belirlemek zaten belgesel dilin kendi doğasında ve estetiğinde vardır. Ancak kadraja orada olmayan bir şeyi eklemek ya da olan bir şeyi yok etmek, belgesel fotoğrafçılığın etik sınırlarını doğrudan aşar. Benim amacım gerçeği manipüle etmek veya yapay bir illüzyon yaratmak değil; dijital çağın getirdiği estetik disiplini kullanarak, gerçeğin hafızamızdaki yerini çok daha vurucu, kalıcı ve sarsıcı hale getirmektir.

​Daye projesi sadece bir fotoğraf sergisi değil, aynı zamanda Muş’tan Bursa’ya uzanan çok kişisel bir göç ve aidiyet hikâyesi. Babaannenizin Bursa’ya ait hissedemeyişini, yalnızlığını ve memleket özlemini fotoğraflarla aktarırken bir torun ve bir sanatçı olarak duygusal anlamda nasıl bir süreçten geçtiniz?

​”Daye” projesini çalışırken sadece onun geçmişteki göç ve aidiyet hikâyesini değil; hayatın en zorlu ve çıplak gerçeğini, yani yaşlılığı ve hastalığı da göğüslemek zorunda kaldık. 2018 yılında, tam da benim evlendiğim sene babaanneme demans teşhisi konuldu. Kısa bir süre sonra da talihsiz bir şekilde kalça kemiği kırıldı.

​İlk götürdüğümüz hastanenin acil servisinde ne yazık ki bizimle hiç ilgilenmediler; yaşlı olduğunu öne sürerek “Ameliyat bile olamaz” deyip bizi adeta çaresizlikle baş başa bıraktılar. Ancak peşini bırakmadık; yaptığımız araştırmalar sonucu onu başka bir hastaneye ve başka bir hekime ulaştırdık. Doktoru görür görmez “Hemen ameliyat olması gerekiyor” dedi. Korkuyla, ellerimiz titreyerek imzaları attık. Ameliyat bittiğinde doktor kapıdan öyle bitkin ve solgun bir yüz ifadesiyle çıktı ki, o an onu kaybettik sandık, kalbimiz duracaktı… Ama doktor, “Ameliyat çok güzel geçti, şimdi yoğun bakıma alacağız” müjdesini verdi.

​Yoğun bakımda geçirdiği birkaç günün ardından palyatif servisine yatırıldı, ardından da eve çıktı. Ancak o eski hareketli, bahçede tandır ekmeği yapan Daye gitmiş, yerine yatalak bir anne kalmıştı. Annem ona çok büyük bir sevgi ve fedakarlıkla bakıyordu ama bir süre sonra fiziksel yük o kadar ağırlaştı ki, bir bakıcı desteği almak durumunda kaldık. Hastaneler, ev, hastalık nöbetleri derken hem onun o güçlü vücudu hem de bizlerin ruhu yavaş yavaş yorulmaya başladı. En nihayetinde, 2 Haziran 2022 tarihinde, ailemizin o koca çınarını, canımız Daye’mizi kaybettik.

​Bir torun ve sanatçı olarak bu süreçten geçmek, bir insanın yavaş yavaş dünyadan çekilişini vizörün arkasından izlemek kelimelerle tarifi imkânsız bir duygusal araftı. Fotoğraf benim için sadece bir sanat çalışması değil; onun bu dünyadaki son dürüst nefesini, direnişini ve geride bıraktığı o muazzam sevgiyi ölümsüzleştirdiğim bir günlük oldu.

​ Projenin adının Kürtçe “anne” anlamına gelen ve hem köyünde hem de Bursa’daki komşuları tarafından ona yakıştırılan “Daye” unvanından geldiğini biliyoruz. Fotoğrafın, göç eden insanların kültürlerini ve kimliklerini yeni bir şehirde koruma çabasındaki rolü sizce nedir?

​ Biz 10 kardeşiz ve ben 8. sıradayım. 1990 yılında Muş’tan Bursa’ya göçümüz, kelimenin tam anlamıyla çok zorlu ve maceralı oldu. Orada varımızı yoğumuzu satıp tüm eşyalarımızla birlikte bir kamyona doluşup yola çıktık. Ancak yolculuk sırasında kamyon şoförü bizi ıssız bir yerde indirip eşyalarımızla birlikte kaçtı! Büyük bir çaresizliğin ortasında kaldık. Ağabeyim birkaç saat boyunca peşinden koşturup büyük bir mücadeleyle adamı yakaladı ve çok şükür kamyonla geri döndü. İşte bu korku ve belirsizlik içinde Bursa’ya ulaşıp yerleştik.

​Yeni bir şehre geldiğimizde bu kez de dönemin önyargılarıyla karşılaştık; komşularımız bizden çekiniyor, uzaktan gözlüyordu. Bu güvensizliği ve korku duvarlarını yıkan kişi ise yine babaannem oldu. Adı gibi ikram etmeyi, paylaşmayı çok severdi. Bahçemize yaptığı tandırdan yükselen o sıcacık ekmek kokusu ve herkese sunduğu cömertliği, zamanla tüm sokağın kalbini kazandı. Hem köyünde hem de Bursa’daki komşuları tarafından ona Kürtçe “anne” anlamına gelen “Daye” unvanının yakıştırılması, o anaç ruhuyla insanları nasıl birleştirdiğinin en güzel kanıtıydı.

​Göç, insanı sadece yerinden etmez; kimliğini de sarsar ve yeni bir şehirde onu çoğunlukla görünmez kılar. İşte fotoğraf bu noktada bir “hafıza sandığı” işlevi görür; insanı bir istatistik olmaktan çıkarıp tüm hakikatiyle bir “özne” yapar. Ben de projemde, bizi o kamyon kasalarından buralara taşıyan İkram babaannemin ellerindeki çizgileri, evindeki detayları ve o güçlü, onurlu bakışını belgeleyerek bu tutunma çabasını kaydettim. Fotoğraf; göç edenlerin o tandırın sıcaklığıyla önyargıları yıkarak dünyaya sessizce “Biz buradayız, bu hikâyeyle varız ve geçmişimizi unutmadık” deme biçimidir.

​ Daye’nin acılarla ve kayıplarla dolu öyküsünü (Varto depremi, nehirdeki kayıplar) belgelerken, onun o sevgi dolu yüreğini görsel bir dile dökmek zor oldu mu? Sanatın bu tür toplumsal ve kişisel hafızaları canlı tutmadaki gücünü nasıl yorumlarsınız?

​ Bu hikâyeyi belgelemek kelimenin tam anlamıyla çok zordu. Çünkü karşınızda Varto depremini yaşamış, ardından nehirde hem eşini hem de benim babamı kaybetmiş bir kadın vardı. Ben babamı kaybettiğimde henüz 4 yaşındaydım. Daye, o korkunç acının ve trajedinin ortasında biz torunlarına sarıldı, bizi o kederi yoğuran şefkatiyle büyüttü. Böylesine büyük kayıplardan geçip de etrafına sevgi saçmaktan vazgeçmeyen bir kadını fotoğraflamak büyük bir sorumluluktu.

​Fotoğrafta acıyı göstermek nispeten kolaydır, ajitasyona kaçabilirsiniz. Zor olan, o devasa kayıpların gölgesindeki “yaşama tutunma gücünü ve şefkati” yakalayabilmekti. Ben onun sadece kederini değil; bizi saran o sevgi dolu ellerini, gözlerindeki bilge şefkati ve evlat acısına rağmen dik duran o yüreğini görsel bir dile dökmeye çalıştım.

​Sanatın toplumsal ve kişisel hafızadaki gücü tam olarak burada yatıyor: Tarih kitapları sadece rakamları ve tarihleri yazar; sanat ise o tarihlerin içindeki “insan kalbini” kaydeder. Varto depremi ya da nehirdeki kayıplar birer istatistik olmaktan çıkıp Daye’nin yüzündeki bir çizgiye, bize sarılan ellerine dönüştüğünde toplumsal hafıza canlanır. Sanat, unutulmaya yüz tutmuş bu çok kişisel hikâyeleri evrensel bir insanlık anlatısına dönüştürerek zamana ve unutuşa karşı korur.

Unutamadığınız anlardan birini daha anlatmak ister misiniz?

Ben 1985 yılında Muş’ta doğdum. 1990 yılında, ben henüz 5-6 yaşlarındayken Bursa’ya taşındık. Şehre ilk geldiğimizde tek bir kelime bile Türkçe bilmiyordum; dolayısıyla insanlarla iletişim kurmak benim için çok büyük bir bilinmezlikti. O günlerden hiç unutamadığım, bugün geriye dönüp baktığımda yüzümü gülümseten ama bir yandan da tasarımcı kimliğimin temellerinin nerede atıldığını gösteren çok özel bir anım var.

Bir gün annem, daha önce komşumuza ödünç verdiği büyük bir kazanı geri almam için beni gönderdi. Komşunun kapısını çaldım ve Kürtçe “kazan” anlamına gelen “stil” kelimesini kullanarak annemin kazanı istediğini söyledim. Doğal olarak komşularımız beni anlamadı. O an aramızdaki o devasa dil bariyerini aşmam gerekiyordu. Yere baktım, küçük bir çubuk gördüm. Çubuğu alıp toprağın üzerine bir kazan resmi çizmeye başladım. Çizimi görür görmez ne demek istediğimi hemen anladılar, içeri gidip kazanı getirdiler.

Asıl sürpriz ise sonrasında oldu. Komşumuz kazanın içine bir de küçük tencere koyup bana verdi ve aralarında gülüşmeye başladılar. Tabii ben çocuk aklımla neye güldüklerini anlamadım, kazanı kaptığım gibi eve koşup anneme “Anne, bana bunu verdiler!” dedim. Annem durumu hemen kavradı; meğer mahalleli bizim Türkçeyi henüz bilmeyişimizi tatlı bir hoşgörüyle karşılamış ve Nasreddin Hoca’nın “Kazan Doğurdu” fıkrasını canlı canlı bana uyarlamışlardı. Birkaç gün sonra da tencereyi  geri almaya geldiler.

Bu anı benim için çok kıymetlidir. Çünkü daha 6 yaşındayken, kelimelerin yetersiz kaldığı yerde çizgilerin ve görsel dilin insanları nasıl birleştirebildiğini, derdimizi nasıl anlatabildiğini yaşayarak öğrenmiştim. Belki de yıllar sonra grafik ve fotoğrafla hikâye anlatıcısı olmamın ilk kıvılcımı, o gün Bursa’da bir mahalle arasında toprağa çubukla çizdiğim o kazandı.

Sizin gibi genç yaşta fotoğrafçılığa veya grafik tasarıma ilgi duyan, kendi hikayesini anlatmak isteyen gençlere (özellikle belgesel fotoğrafçılığa adım atacak olanlara) ilk tavsiyeniz ne olurdu?

​ Onlara ilk ve en önemli tavsiyem: “Uzağa gitmeden önce en yakınınızdakine bakın” olurdu. Gençken hep çok uzaktaki, çok sıra dışı veya büyük hikâyelerin peşinden koşmamız gerektiğini düşünürüz. Oysa en güçlü, en sahici hikâyeler genellikle kendi evimizin içinde, kendi ailemizde, sokağımızda veya kendi iç dünyamızda gizlidir. Ben “Daye”yi çekmeseydim, göçü ve aidiyeti bu kadar samimi anlatamazdım.

​İkinci olarak; sabırlı olmayı ve dinleyeyi öğrensinler. Belgesel fotoğrafçılık sadece deklanşöre basmak değil, önce o insanla bağ kurmak, onun hikayesini hissetmektir. Kamerayı bir araç olarak görmeden önce, gözleriyle ve kalpleriyle görmeyi pratik etsinler. Teknik her zaman öğrenilir, dijital araçlar her gün değişir; değişmeyen ve taklit edilemeyen tek şey sizin o hikayeye duyduğunuz samimi meraktır. Kendi sesinizi bulmaktan ve o sesin peşinden gitmekten asla korkmasınlar.

​ “Daye” gibi derin, hüzünlü ve sarsıcı bir belgesel projesinin ardından, bugün fotoğraf yolculuğunuza nasıl yön veriyorsunuz? Şu anki profesyonel çalışmalarınızdan ve üretim alanlarınızdan bahseder misiniz?

​ Şu anda grafik tasarım ve fotoğrafçılık yolculuğuma evimde, home-office olarak aktif bir şekilde devam ediyorum. Bir dönem hayatın en çıplak, en sarsıcı ve hüzünlü taraflarını; göçü ve kayıpları belgelemiş bir fotoğrafçı olarak, bugün vizörümü hayatın bir başka gerçeğine, yani saf mutluluğa çevirdim.

​Şu an profesyonel olarak gelin-damat çekimleri, nişanlar, mezuniyetler, çocuk çekimleri ve çeşitli etkinlik fotoğrafçılığı alanlarında hizmet veriyorum. Hayatın içinde her türlü mutluluğa, neşeye ve umuda sebep olan o özel anları kaydetmek bana bambaşka bir enerji veriyor. Grafik tasarımcı kimliğimin getirdiği estetik bakış açısını, çiftlerin ve ailelerin en mutlu günlerinde saklamak istedikleri o anılarla birleştiriyorum.

​Geçmişte babaannemin yüzündeki çizgilerde bir tarihi korumuştum; bugün ise insanların hayatlarındaki en güzel başlangıçları, kahkahaları ve heyecanları ölümsüzleştiriyorum. Fotoğrafın hem hüznü hem de neşeyi aynı güçle taşıyabilen o mucizevi dilini çok seviyorum.

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.