Fatih Ömercikoğlu ile ‘podyumdan sahneye bir hikâye’

Fatih Ömercikoğlu ile ‘podyumdan sahneye bir hikâye’
14 Eylül 2026 10:15
A+
A-

YASEMİN ÖZKEREM / RÖPORTAJ 

Podyumun ışıklarından tiyatro sahnelerine, büyük prodüksiyonlardan defilelerin büyüleyici atmosferine uzanan köklü bir serüven… Bir modelin adımlarındaki ritimden, sahnedeki tek bir bakışın taşıdığı duyguya kadar her detayı ince ince işleyen başarılı koreograf aynı zamanda tasarımcı, modacı ve sahne yönetmeni olan Fatih Ömercikoğlu ile Kent Bursa Gazetesi olarak bir röportaj gerçekleştirdik.  Tüm sorularımıza içtenlikle cevap veren ünlü Koreograf Ömercikoğlu,  sektöre ve sanat yolculuğuna dair merak edilenleri anlattı.

Moda tasarımından oyunculuğa, Uğurkan Erez gibi usta bir ismin mutfağında yetişip sahnenin görünmeyen gücüne dönüşen Ünlü Koreograf Fatih Ömercikoğlu bir kıyafete ruh vermenin, kalabalık kadroları tek bir beden gibi hareket ettirmenin ve sahnede hikâye anlatıcısı olmanın inceliklerini paylaştı. Genç sanatçılara ilham veren tavsiyelerinden zihnini süsleyen hayal projelerine kadar uzanan bu özel röportaj, sahne sanatlarının perde arkasındaki emeği gözler önüne seriyor.

Koreografiye uzanan yolculuğunuz nasıl başladı?

Aslında benim koreografiye uzanan yolculuğum, modaya ve sahneye olan ilgimle başladı. Çocukluğumdan beri görsel dünyaya, estetiğe ve detaylara çok meraklıydım. İstanbul’a geldikten sonra bu ilgim profesyonel anlamda şekillenmeye başladı. Kıymetli hocam Uğurkan Erez’in yanında çalışmaya başlamam ise benim için bir dönüm noktası oldu. Bu arada moda tasarım ve oyunculuk eğitimleri aldım.

Zaman içerisinde sadece podyumda yürüyen modelleri değil, o yürüyüşün arkasındaki hikâyeyi, müziği, ışığı, koreografiyi ve sahnenin bütününü düşünmeye başladım. Her defile benim için adeta bir sahne performansıydı. Modelin duruşu, bakışı, yürüyüşü ve müzikle kurduğu ilişki benim için çok önemliydi.

Yıllar içinde edindiğim tecrübeler, çalıştığım değerli isimler ve sahne üzerinde geçirdiğim sayısız saat beni doğal olarak koreografiye taşıdı. Bugün geriye dönüp baktığımda, aslında bunun bir anda verilmiş bir karar olmadığını; yıllar içerisinde yaşayarak, öğrenerek ve emek vererek oluşan bir yolculuk olduğunu düşünüyorum.

Sizi sahne hareketleri ve beden dili üzerine çalışmaya yönelten kırılma noktası neydi?

Bence benim için tek bir kırılma noktasından ziyade, sahnede gördüğüm eksiklikler beni bu alana yönlendirdi. Bir modelin sadece güzel yürümesinin yeterli olmadığını; bedenini nasıl kullandığının, duruşunun, bakışının ve sahnedeki enerjisinin de en az kıyafet kadar önemli olduğunu zamanla fark ettim.

Özellikle yıllar içinde farklı defilelerde ve çok değerli isimlerle çalıştıkça, sahne hareketleri ve beden dilinin aslında başlı başına bir anlatım dili olduğunu gördüm. Bir model, hiçbir şey söylemeden sadece duruşuyla, bakışıyla ve yürüyüşüyle izleyiciye bir duygu aktarabiliyor. Ben de bu dili daha iyi anlamaya, geliştirmeye ve gençlere aktarmaya başladım.

Sanırım benim için en büyük kırılma noktası da “model sadece kıyafeti taşımaz, kıyafete ruh verir” düşüncesinin yerleşmesi oldu. O günden sonra sahne benim için sadece yürünüp geçilen bir yer değil, hikâye anlatılan bir alan haline geldi.

Tasarımlarınızda imzanız haline gelen temel bir yaklaşım veya sahne felsefesi var mı?

Benim için sahne, sadece bir tasarımın ya da kıyafetin sergilendiği bir alan değil; bir hikâyenin anlatıldığı yerdir. Bu nedenle yaptığım çalışmalarda en önem verdiğim şey, tasarım ile modelin ve müziğin aynı dili konuşmasıdır.

Benim sahne felsefemde doğallık, zarafet ve güçlü bir duruş ön plandadır. Gösterişli olmak adına gereğinden fazlasını yapmayı sevmem. Her hareketin, her bakışın ve her adımın bir anlamı olması gerektiğine inanırım. Bir model sahneye çıktığında sadece kıyafeti taşımamalı, onun ruhunu da izleyiciye hissettirmeli.

Sanırım benim imzam da tam olarak burada oluşuyor: Sahneyi doldurmak değil, sahneye bir ruh katmak.

Bir defilenin koreografisine başlarken ilk çıkış noktanız ne oluyor: Müzik mi, hikâye mi, yoksa zihninizde beliren görsel bir imge mi?

Aslında benim için tek bir başlangıç noktası yok. Ama çoğu zaman önce koleksiyonun hikâyesini ve tasarımcının anlatmak istediği duyguyu anlamaya çalışırım. Çünkü koreografi benim için müziğe birkaç yürüyüş eklemekten ibaret değil; koleksiyonun ruhunu sahneye taşımak.

Sonrasında müzik, ışık, model seçimi, sahne geçişleri ve hareketler bir bütün olarak şekilleniyor. Bazen bir müzik parçasını dinlerken kafamda bir sahne canlanıyor, bazen de kıyafetleri gördüğüm anda nasıl bir atmosfer yaratmam gerektiğini hissediyorum.

Yani benim için hikâye, müzik ve görsel dünya birbirini tamamlıyor. En sonunda hepsini bir araya getirip izleyicinin sadece kıyafetleri değil, o koleksiyonun duygusunu da hissetmesini sağlamaya çalışıyorum.

Bir sahne yönetmeni ve koreograf olarak ikisinin arasındaki dengeyi nasıl kuruyorsunuz? Yönetmenlik vizyonunu kendi hareket dilinizle harmanlarken nasıl bir süreç işliyor?

Ben sahne yönetmenliğiyle koreografiyi birbirinden ayırmıyorum. İkisi de benim için aynı hikâyenin farklı dilleri. Yönetmenlikte sahnenin tamamına bakıyorum; koreografide ise o bütünün içindeki hareketi, ritmi ve duyguyu şekillendiriyorum.

Bir projeye başladığımda önce anlatılmak istenen şeyi anlamaya çalışırım. Çünkü benim için koreografi sadece güzel hareketlerden oluşmuyor. Her hareketin bir nedeni, bir duygusu ve sahne üzerinde bir karşılığı olması gerekiyor. Müzik, ışık, kostüm, mekân, sanatçıların enerjisi… Hepsi benim için koreografinin bir parçası.

Kendi hareket dilimi oluştururken de yönetmenlik vizyonumun önüne geçmesine izin vermiyorum. Tam tersine, hareket dilimi o vizyonu destekleyen ve görünür kılan bir araç olarak kullanıyorum. Bazen çok büyük ve güçlü bir hareket yerine, doğru zamanda yapılan küçük bir hareketin çok daha etkili olduğuna inanıyorum.

Benim için en önemli şey sahnede bir bütünlük yaratmak. Seyirci baktığında sadece koreografiyi değil, anlatılan hikâyeyi hissetsin istiyorum. O yüzden prova sürecinde sürekli gözlemliyor, değiştiriyor, yeniden deniyor ve bazen en başa dönüyorum. Çünkü sahne benim için hiçbir zaman tamamen sabit değil; yaşayan bir alan.

Sanırım benim yönetmenlik ve koreografi arasındaki dengem de tam burada oluşuyor: Bir tarafta büyük resmi görebilmek, diğer tarafta o resmin içindeki en küçük hareketin bile ne anlattığını hissedebilmek. Ben sahnede hareketi sadece yaptırmak değil, ona bir anlam ve duygu kazandırmak istiyorum.

“HERKESİN KENDİNİ İFADE ETME BİÇİMİ FARKLI”

Dans eğitimi almamış manken ya da oyuncularla çalışırken hareket dilini nasıl inşa ediyorsunuz? Beden formunu sahneye hazırlama sürecinde nasıl bir yöntem izlersiniz?

Dans eğitimi almamış bir manken ya da oyuncuyla çalışırken öncelikle ondan dansçı gibi hareket etmesini beklemiyorum. Çünkü herkesin bedeninin, ritminin ve kendini ifade etme biçiminin farklı olduğuna inanıyorum. Ben önce kişinin bedenini tanımaya, güçlü ve zayıf taraflarını görmeye çalışıyorum.

Sonrasında duruş, yürüyüş, bakış, tempo, dönüşler ve sahne üzerindeki yön değişimleri üzerine çalışıyoruz. Hareketleri mümkün olduğunca kişinin doğal yapısına uygun şekilde oluşturuyorum. Ezberletmekten çok, hareketin nedenini ve sahnede ne anlatması gerektiğini hissettirmeye çalışıyorum.

Prova sürecinde de tekrar çok önemli. Çünkü sahne üzerinde özgüven, ancak hareket bedene yerleştiğinde ortaya çıkıyor. Benim için amaç herkesi aynı şekilde hareket ettirmek değil; her kişinin kendi beden dilini keşfedip onu sahnede güçlü ve kontrollü bir şekilde kullanmasını sağlamak.

“KADROYU TEK BİR BEDEN GİBİ HAREKET ETTİREBİLMEK”

Büyük ölçekli prodüksiyonlarda (müzikal, büyük tiyatro oyunları, dans ve defile) kalabalık kadroları yönetmenin ve sahne dinamiğini korumanın zorlukları nelerdir?

Büyük prodüksiyonlarda en büyük zorluk, kalabalık bir kadroyu tek bir beden gibi hareket ettirebilmek. Çünkü sahnede onlarca kişi olduğunda herkesin enerjisi, ritmi, algısı ve sahne deneyimi farklı oluyor. Burada en önemli şey disiplin, doğru iletişim ve çok iyi bir prova süreci.

Ben öncelikle herkesin sahnedeki görevini ve hikâyenin içindeki yerini çok net anlatmaya çalışıyorum. Kim nereden çıkacak, nereye gidecek, hangi müzikte ne yapacak, kiminle nasıl bir bağlantısı olacak; bunların tamamının önceden oturması gerekiyor. Ama aynı zamanda sahnenin canlılığını da kaybetmemek lazım.

Kalabalık kadrolarda en ufak bir zamanlama hatası bile bütün görüntüyü etkileyebilir. Bu yüzden detaylara çok dikkat ederim. Sahne üzerinde kalabalık olabilir ama görüntü asla karmaşık olmamalı. Benim için başarının en önemli noktalarından biri de bu dengeyi kurabilmek.

Dönem kıyafetleri veya tarihi hikâyelerle çalışırken dönemin ruhunu korumak ile modern bir dokunuş eklemek arasındaki çizgiyi nasıl çekiyorsunuz?

Dönem kıyafetleri ve tarihi hikâyelerle çalışırken benim için öncelik, o dönemin ruhuna ve hikâyesine sadık kalmak. Çünkü geçmişi anlatıyorsak, o dönemin estetiğini, duruşunu, hareketlerini ve atmosferini doğru hissettirmek gerektiğine inanıyorum.

Ama bunu birebir geçmişi kopyalayarak yapmak da bana çok doğru gelmiyor. Benim için önemli olan, dönemin ruhunu koruyup bugünün izleyicisine de dokunabilmek. Bu noktada modern dokunuşlar devreye giriyor. Müzik, sahne geçişleri, ışık, yürüyüşler veya beden dili üzerinden günümüzden küçük dokunuşlar katabiliyorum.

Çizgiyi ise hikâyenin kendisi belirliyor. Eğer yaptığım modern dokunuş hikâyenin önüne geçiyorsa orada durmak gerektiğini düşünüyorum. Çünkü amaç geçmişi değiştirmek değil, geçmişin ruhunu bugünün sahnesinde yeniden ve etkileyici bir şekilde yaşatmak.

 “BİR BÜTÜNLÜK”

Bir koreografinin “tamamlandığını” ne zaman hissedersiniz? Sahneleme süresince değişiklikler devam eder mi?

Ben bir koreografinin tamamen bittiğini aslında son ana kadar düşünmem. Kâğıt üzerinde ya da provada her şey mükemmel görünebilir ama sahneye çıktığınızda ışık, müzik, salonun atmosferi, seyircinin enerjisi ve oyuncuların ya da modellerin o günkü performansı başka bir şey hissettirebilir.

Benim için koreografi, hikâye doğru akmaya, hareketler doğal görünmeye ve sahnedeki herkes aynı duyguyu taşımaya başladığında tamamlanmış gibi hissedilir. Ama sahneleme sürecinde küçük dokunuşlar her zaman olabilir. Bir geçişi hızlandırmak, bir hareketi değiştirmek ya da bir modeli farklı bir noktaya almak bile bütün görüntüyü değiştirebilir.

Ben koreografiyi yaşayan bir süreç olarak görüyorum. Prova benim için sadece hazırlık değil, aynı zamanda keşif süreci. En güzel sonuç da bazen o son anda yaptığınız küçük bir değişiklikle ortaya çıkıyor.

TİYATRODAN MÜZİKALE, KONSERLERDEN DEFİLELERE

Türkiye’de sahne sanatları alanında koreografinin bugün geldiği noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye’de koreografinin geldiği noktayı genel olarak olumlu buluyorum. Özellikle son yıllarda koreografinin sadece dans üzerinden değerlendirilen bir alan olmaktan çıkıp; tiyatrodan müzikale, konserlerden defilelere kadar sahnenin bütününü etkileyen önemli bir anlatım dili haline geldiğini düşünüyorum.

Artık izleyici sadece güzel bir görüntü görmek istemiyor; bir hikâye, bir duygu ve bütünlük arıyor. Bu da koreografa daha fazla sorumluluk yüklüyor. Türkiye’de bu anlamda çok yetenekli ve yaratıcı insanlar yetişiyor. Ancak hâlâ koreografinin gerçek değerinin ve emeğinin daha fazla anlaşılması gerektiğine inanıyorum.

Benim için koreografi, “birkaç hareket öğretmek” değil; müzik, beden, ışık, kostüm, sahne ve duyguyu aynı noktada buluşturabilmek. Türkiye’de bu anlayışın daha da gelişeceğine ve dünyaya açılabilecek çok güçlü işler çıkarabileceğimize inanıyorum.

Sektöre yeni adım atan genç koreograflara vereceğiniz en önemli tavsiye ne olurdu?

Genç koreograflara vereceğim en önemli tavsiye, önce mesleklerini sevmeleri, sonra sabırla öğrenmeleri olur. Bu işte hemen sonuç almak ya da bir anda görünür olmak mümkün değil. Ben de yıllar içinde çok çalışarak, gözlemleyerek ve büyük ustalardan öğrenerek bugünlere geldim.

Her projeyi bir okul gibi görsünler. Sadece koreografi yapmayı değil; müziği dinlemeyi, sahneyi okumayı, ışığı, kostümü, oyuncuyu, modeli ve seyirciyi anlamayı öğrensinler. Çünkü iyi bir koreograf sadece hareket bilen kişi değildir; hikâye anlatmayı bilen kişidir.

Bir de kendilerini sürekli geliştirsinler ama başkasını taklit etmeye çalışmasınlar. Kendi hareket dillerini ve imzalarını bulsunlar. Popüler olmak geçici, kalıcı olmak ise emek ve karakter meselesidir.

Ve en önemlisi; bu meslekte egonuzu değil, işinizi büyütün. Sahne size çok şey öğretir ama bunun için sahneye, emeğe ve insanlara saygınızı hiçbir zaman kaybetmeyin.

 “MUTLAKA SAHNEYE KOYMALIYIM”

Zihninizde “mutlaka sahneye koymalıyım” dediğiniz bir hayal proje veya çalışmak istediğiniz özel bir eser var mı?

Zihnimde mutlaka sahneye koymalıyım dediğim, uzun zamandır hayalini kurduğum özel bir eser var. Geleneksel danslarımızın zenginliğini çağdaş bir anlatımla buluşturan, hem kültürel köklerimizi hem de bugünün duygularını taşıyan büyük bir sahne projesi gerçekleştirmek istiyorum.

Bu eserde yalnızca dansı değil; müziği, ışığı, kostümü ve hikâyeyi de bir bütün olarak ele almak isterim. Seyirciye sadece görsel bir şölen sunmak değil, onlarda bir duygu ve iz bırakmak benim için çok önemli. Henüz zamanı ve koşulları oluşmadı ama böyle bir projeyi hayata geçirmek, kariyerimde gerçekleştirmek istediğim en özel çalışmalardan biri.

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.