Rakamların Gölgesinde Ruhun İkameti: Hayat ve İktisat
Dünya, upuzun bir caddede durmaksızın dönen, rengarenk ama içi boş ambalajların sergilendiği devasa bir panayıra benziyor şimdilerde. Bu panayırın orta yerinde insanoğlu, bir eliyle zamana, diğer eliyle cüzdanına tutunarak ayakta kalmaya çalışıyor. Adına ekonomi dediğimiz o soğuk, o ölçülü ve hesapçı kavram; artık sadece bankaların cam binalarında, borsanın ışıltılı ekranlarında veya kalın teorik kitapların sayfalarında yaşamıyor. O, artık sabahın ayazında ekmek kuyruğuna giren yaşlı bir adamın iç çekişinde, evladının gözündeki bir isteği bütçesine sığdıramayan bir babanın mahcubiyetinde, yani doğrudan hayatın en mahrem odalarında geziniyor.
Aslında iktisat, kelime kökeniyle “kasretmekten”, yani bir amaca doğru yönelmekten, ölçülü olmaktan gelir. Ne var ki bugünün dünyasında ölçü kaçtı; yönümüzü şaşırdık. Rakamların zalim hükümdarlığı, hayatın o incecik, naif kumaşını her yerinden çekiştiriyor. İnsan, sadece biyolojik bir canlı gibi karnını doyurmak, barınmak ve faturalarını ödemek için yaratılmış bir varlık mıdır? Elbette hayır. Hayat; bir dostun tebessümünde, sararmış bir kitabın kokusunda, taze demlenmiş bir çayın buğusunda ve akşamüstü göğe doğru süzülen martıların özgürlüğünde saklıdır. Ekonomi daraldıkça, ruhun bu nefes boruları birer birer tıkanıyor. İnsanlık, ekmeğin fiyatını ezbere bilirken, bir şiirin bıraktığı o eşsiz tadı unutur hale geliyor. Maddi olanın tasası, manevi olanın sahasını usulca işgal ediyor.
Ancak unutmamalı ki, insan ruhu da tıpkı bir nehir gibidir; ne kadar büyük kayalarla önü kesilirse kesilsin, akacak yatağını eninde sonunda bulur. Belki de bu çetin ve bereketli dönemler, bizlere unuttuğumuz eski ve kadim hakikatleri fısıldıyordur. Çok şeye sahip olmanın değil, az şeye ihtiyaç duymanın asıl zenginlik olduğunu; hırsla tüketmek yerine, incelikle bölüşmenin insanı çoğalttığını yeniden öğreniyoruz. Vitrinlerin sahte pırıltılarından gözlerimizi kaçırdıkça, kalbimizin içindeki o hiç eksilmeyen, enflasyona yenik düşmeyen asıl sermayeyi keşfediyoruz: Umudu ve dayanışmayı.
Günün sonunda, pazar yerleri dağılır, paralar el değiştirir, rakamlar aşağı yukarı salınır; hepsi geçicidir. Geriye kalan, bu rüzgarlı iklimde insan kalabilme maharetimizdir. Cüzdanımızın sınırları ne kadar dar olursa olsun, gökyüzünün genişliği herkes için aynıdır ve bir fincan kahvenin hatırı hala hiçbir para birimiyle ölçülemeyecek kadar derindir. Önemli olan, hayatı sadece bir maliyet hesabı olarak görmemek, her şeye rağmen yaşamanın o büyüleyici şarkısını mırıldanmaya devam edebilmektir.
