Işığın kendi karanlığını doğurması
Varlığın en zarif ama en yaralı katmanlarını birleştirdiğimizde, ortaya çıkan manzara hem bir galaksinin doğumu kadar görkemli hem de bir yıldızın sönüşü kadar kederlidir. Vermek, mevcudiyetin çekirdeğinden koparılan bir tözdür; fakat sınırların ihlal edildiği her cömertlik, nihayetinde kendi celladını emziren trajik bir döngüye evrilir. Bu, basit bir nankörlükten ziyade varoluşun en amansız yasası olan entropinin ruhsal bir tezahürüdür. Fizik evreninde İkinci Termodinamik Yasası uyarınca; izole bir sistemde düzensizlik mutlak sona doğru meyleder. Siz, sınırlarınızın mukaddes koridorlarını bir kenara bırakıp varlığınızı bir başkasının ontolojik boşluklarını yamamak için harcadığınızda, aslında kendi kozmik nizamınızı kurban ederken, karşı tarafın kaosunu hücrelerinize zerk edersiniz. Psikolojik düzlemde bu erozyon, kaynaktan satıha indirgenen bir duyusal adaptasyon ile başlar; “sınırsız verici”, bir kutsal pınar olmaktan çıkar ve sıradan bir “zemin”e dönüşür. Üzerine basılan toprağa methiyeler düzülmez; onun statik varlığı, bir hak olarak telakki edilir. Solunan hava, akciğerlerin doğal alacağı sayılır. Nankörlük, sanıldığı gibi aktif bir hıyanet değil; zihinsel bir duyusal adaptasyonun donukluğudur. Mütemadiyen sunulan ışık, retinanın felcidir; kesintisiz akıtılan şefkat, kalbin sağırlığıdır. Alıcı, kendisine sunulan bu kutsal lütfu bir “doğa yasası” sanmaya başladığı an, vericinin makus kaderi evrenin sessizliğinde yankılanır. Bu kader, suretlerin kanlı ittifakı içinde, yaşamın farklı hücrelerinde başka maskelerle ama aynı ontolojik sızıyla tecelli eder. Annelik, kendi gövdesinden bir orman devşirme sancısıdır. Bir anne, yalnızca fizyolojik özünü değil; istikbalini, uykularının bekaretini ve “kendi olma” hakkını evladına kurban eder. Evlat büyüdüğünde, o yorgun çehreyi doğuştan gelen bir coğrafya sanır; oysa o simadaki her yarık, bir başkasının ciğeri dolabilsin diye tutulmuş bir nefestir. Dostluk ve kardeşlik, bir ruhun diğerine yaptığı pervasız bir kan naklidir. Fakat beşer ayağa kalktığında, ilk olarak kendisine acziyetini hatırlatan o eli balçıkla sıvamayı seçer. Kendi noksanlığını yansıtan o berrak aynayı paramparça etmek, aynanın sahibiyle yüzleşmekten daha kolaydır. Emek, bu döngünün en mekanik ve soğuk yüzüdür. Ömrünü ve zihinsel cevherini bir idealin soğuk harcına katanlar için nankörlük, sistemin doğal bir salgısıdır. Siz o yapıya ruhunuzun nefesini üflediğinizde, o artık sizin uzvunuzdur; fakat sistemler için siz, sadece raf ömrü olan bir enerji ünitesisinizdir. Tükendiğiniz nokta, sistemin sizi bir “atık” olarak tanımlayıp yeni bir “kaynak” aradığı eşiktir. Kadim ezoterik anlatılar bu mistik hakikati fısıldar: Güneş, dünyaya duyduğu ihtirasla tüm hararetini bir lahzada boşaltsaydı, dünya yeşermez, küle keserdi. Kurbanın kendi odununu sırtlandığı bu düzende, sınırsız vericilik alıcıya minnet duyacak bir “estetik boşluk” tanımaz. Boşluk dolduğunda, borçluluk hissinin ağırlığından kaçan vicdan, gemiyi ilk terk eden fareye dönüşür. Siz her şeyi sunduğunuzda, aslında “benim bir sonum yok” diyerek kendi değerinizi hiçliğe eşitlersiniz. Zira değer, kıtlığın ve sınırın doğurduğu bir çocuktur. Eğer bugün kalbiniz nankörlükle paralanmışsa, bu zarif bir uyanışın eşiğidir; sizin noksanlığınızdan değil, karşı tarafın hacminden taşan fazlalığınızdandır. Taşan su saksıyı ab-ı hayatla değil, çürümeyle buluşturur. zarafetle sevmek var olmak sunabileceğinizi bilmekte değil; kendi sınırınızın kutsiyetini fark edip orada durabilmektedir. En sahici şiirler kelimelerin kalabalığında değil, durakların uçurumunda gizlidir. Nihayetinde nankörlük, vericinin bir yenilgisi değil; alıcının kendi sığlığında boğuluşudur. Siz her şeyinizi vererek aslında bir “yaratım” gerçekleştirdiniz; karşı taraf ise sadece bir “tüketim”. Tarih, tüketenleri değil, kendi tözünden eksilterek var edenleri yazar. Sizin makus kaderiniz, bir güneş gibi yanmak olabilir; ama unutmayın ki, karanlık sadece ışığın yokluğuyla tanımlanabilir. Bir yıldızın tüm enerjisini bir gezegene kusması bir lütuf değil; yıldızın intiharı, gezegenin ise küle dönüşüdür. Nihayetinde karanlık hüküm sürer; çünkü biri artık yoktur, diğeri ise zaten doymuştur.
