Dünya yanarken bahar gelir mi?

6 Mart 2026 14:33
A+
A-

​”Dünya, devlerin satranç tahtasında yeni bir kıyamete hazırlanırken; bizler, fillerin altında ezilen ama kökünde baharı saklayan o adsız çimenlerin sabrıyla direniyoruz.”

​Havanın bir açıp bir kapadığı, tam “bahar geldi” derken bastıran soğukların kapıyı zorladığı şu Mart günlerinde, insanın iç dünyasındaki kararsızlıklar da aynı ritimle sarsılıyor. Tam iyileştim derken nükseden ağrılar, yarım kalan başlangıçlar ve o son soğuğu atlatmanın dayanılmaz ağırlığı… Ancak bugün mesele sadece mevsimler değil. Bakışlarımızı penceremizden dışarıya, o devasa ve karanlık tabloya çevirdiğimizde asıl soru boğazımıza düğümleniyor: Dünya yanarken bahar gelir mi?

​Dünya artık devasa bir satranç tahtasına dönüştü ve bizler, hamleleri yukarılardan izleyen o “görünmez ellerin” gölgesinde nefes almaya çalışıyoruz. 3. Dünya Savaşı’nın sirenleri artık sadece uzak cephelerde değil; mutfak masalarımızda, ödenemeyen faturalarımızda ve yarınsız bırakılan hayallerimizde çalıyor. Küreselcilerin bitmek bilmeyen iştahı ile halkların o yanılgı dolu sessizliği arasında sıkışıp kalan bir coğrafyanın yorgun çocuklarıyız. Resmi bir ilan bekleniyor belki ama tanklardan önce korku, enflasyon ve belirsizlik sınırlarımızı çoktan ihlal etti. Dünya dev bir cepheye dönüşürken, asıl savaş huzursuz uykularımızda veriliyor.

​Bir yanda sınır boylarındaki barut kokusu, diğer yanda kendi içimizdeki o büyük ekonomik ve ruhsal kuşatma… Küresel sermaye ve güç odakları durmuyor; “Büyük Reset” planlarıyla haritaları yeniden çizerken, halklar kendi elleriyle ördükleri bir illüzyonun, yanlış kararların ve popülizmin içinde hapsolmuş durumda. Bir yanda modern köleliğin parıltılı zincirleri, diğer yanda “seçim” dediğimiz o büyük kumarın ağır bedelleri… Neden hala eski şarkılara sığınıyoruz dersin? Belki de bu ruhsuz hıza karşı, 90’lardan bugüne süzülen o melankolik tınılar tek sığınağımız olduğu içindir. Halil Sezai tadında bir hüzne tutunup, geçmişin güvenli limanlarını arıyoruz; çünkü bugün, her şeyden çok “belirsizlik” kokuyor.

​Ülkemizin o meşhur “köprü” olma hali, artık sadece iki kıtayı değil; iki ayrı kıyameti birbirine bağlıyor sanki. Bir yanda Batı’nın kibri, diğer yanda Doğu’nun bitmeyen kaosu… Ve tam ortada; kirasını, ekmeğini, evladının geleceğini düşünen, her rüzgarda en önce sarsılan o koca yürekli ama yalnız insanlar. Onlar gökyüzünde uydularla yenidünya düzenini kurgularken, biz burada sadece “insan” kalabilmenin ağır bedelini ödüyoruz.

​Peki, bu devasa adaletsizlik senfonisinde bizim yerimiz ne? Direniş nerede?

​Eskiler “Filler tepişirken, çimenler ezilir derdi.” Evet, filler tepişirken çimenler hep ezilir ama unuttukları bir hakikat var: Çimenin kökü toprağın derinindedir ve her şeye rağmen yeniden yeşereceği umudu asla sönmez. İşte tam o toz dumanın arasında, devlerin ayak seslerinden titreyen toprakta karıncalar birbirine bir şeyler fısıldıyor. O fısıltı, yıkımın değil, birikmenin ve dayanışmanın sesidir.

​Belki de en büyük başkaldırı; bu hıza, bu yıkıma ve bu ruhsuzluğa rağmen durmak, yazmak, bestelemek ve o “mükemmel” olmama özgürlüğünü sonuna kadar kullanmaktır. Düşmenin, yorulmanın ama her şeye rağmen yeniden kalkmanın asaletidir. Son dönemde herkesin en iyi görünmeye çalıştığı şu dijital çağda; yorulmanın zarafetinden bahsetmektir.

​Dünya 3. kez yanmaya hazırlanırken bizim en büyük devrimimiz; içimizdeki o yıkılmayan kaleyi korumak ve inadına kalemi elden bırakmamaktır. Çünkü devler tepişirken karıncaların tek sığınağı, birbirlerine fısıldadıkları o kadim ve sarsılmaz hakikatlerdir.

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.