Sinema’nın kalbi La Biennale di Venezia’de atıyor

4 Eylül 2026 12:01
A+
A-

Venedik Film Festivali başladığında yalnızca bir festival başlamaz. Sinema dünyasının yeni sezonu da perdeyi açar. Cannes’ın mayıs ayındaki heyecanından, Berlin’in kış soğuğundan sonra gözler bu kez Venedik’in dar sokaklarına, Lido’nun kırmızı halısına ve elbette beyazperdeye çevrilir. 2026 Venedik Film Festivali de 2 Eylül’de başladı. Henüz yolun başındayız; ancak geride kalan ilk üç gün bile bu yılki festivalin nasıl bir ruh taşıdığı konusunda önemli ipuçları veriyor.

İtiraf ediyorum, Cannes, Berlin ve bir çok film festivaline gittim. Ama venedik film festivaline gidemedim. Yazı yazarken konu ile ilgili müzik dinleyerek yazmak en büyük zevkim. Bu günlerde, vintage İtalyanca şarkılar dinliyorum ve yazımı İtalyanca şarkı eşliğinde yazıyorum.

Bu yıl Venedik’in en dikkat çekici özelliklerinden biri, sinemanın yalnızca bir gösteri alanı olarak değil, dünyanın içinde bulunduğu siyasal ve toplumsal atmosferin bir aynası olarak öne çıkması. Festivalin jüri başkanı Maggie Gyllenhaal’ın açılış sırasında yaptığı açıklamalar da bu yaklaşımı açıkça ortaya koydu. Gyllenhaal, sinemanın politik olmaktan kaçamayacağını savunurken, kadın yönetmenlerin sektörde karşılaştığı yapısal engellere de dikkat çekti. Ana yarışmadaki 21 film arasında yalnızca iki filmin kadınlar tarafından yönetilmiş ya da ortak yönetilmiş olması, festivalin daha ilk gününde tartışma konusu oldu.

Bu tartışma aslında Venedik’in yıllardır taşıdığı bir soruyu yeniden gündeme getiriyor: Büyük festivaller sinemadaki değişimin öncüsü mü olmalı, yoksa sinema sektöründeki mevcut tabloyu mu yansıtmalı? Festival yönetiminin savunması ise seçkide kadın yönetmenlerin azalmasının başvurulardaki düşüşle bağlantılı olduğu yönünde. Ancak sinemanın geleceği konuşulurken yalnızca “kaç film geldi?” sorusunu sormak yeterli değil. Hangi hikâyelerin desteklendiği, kimin sözünün duyulduğu ve kimin sinema yapabilmek için gerekli imkânlara ulaşabildiği de tartışmanın parçası olmalı.

Venedik’in açılış filmi İngiliz yönetmen Danny Boyle imzalı “Ink” ise festivalin bu yılki ruhunu anlamak açısından oldukça anlamlı bir tercih. Rupert Murdoch’ın The Sun gazetesini satın almasının arka planını anlatan film, gazetecilik, medya gücü, ticari kaygılar ve etik arasındaki çatışmayı merkezine alıyor. Boyle’un enerjik anlatımıyla dikkat çeken film, ilk gösteriminin ardından yaklaşık beş dakikalık bir alkış aldı. “Ink”in sinemaya taşıdığı tartışma yalnızca geçmişteki bir medya hikâyesi değil. Bugünün dünyasında haberin nasıl üretildiği, kimin tarafından yönlendirildiği ve yapay zekânın medya üzerindeki etkisi düşünüldüğünde film oldukça güncel bir tartışmanın kapısını açıyor.

Venedik’in kırmızı halısı ise her zamanki gibi kendi hikâyesini yazıyor. Ancak bu yıl yıldızların parlaklığı kadar filmlerin kendisi de konuşuluyor. George Clooney’nin festivalde Yaşam Boyu Başarı Altın Aslanı ile onurlandırılması, Venedik’in sinema tarihine verdiği önemin bir başka göstergesi. Clooney yalnızca oyunculuğuyla değil, yönetmenliği ve yapımcılığıyla da Hollywood’un önemli isimlerinden biri olarak festivalin konukları arasında yer alıyor.

İlk günlerin en çok konuşulan filmlerinden biri ise Martin McDonagh’ın “Wild Horse Nine”ı oldu. John Malkovich, Sam Rockwell ve güçlü oyuncu kadrosuyla dikkat çeken film, 3 Eylül’deki dünya prömiyerinin ardından yaklaşık 13 dakikalık bir ayakta alkışla karşılandı. McDonagh’ın kara mizahı ile politik arka planı bir araya getirdiği film, Venedik’te şimdiden ödül sezonunun dikkat çeken yapımlarından biri olarak konuşulmaya başlandı.

Werner Herzog’un “Bucking Fastard”ı da festivalin ilk günlerinin önemli başlıklarından biri. Rooney Mara ve Kate Mara kardeşlerin başrollerini paylaştığı film, gerçek hayattaki ikiz kardeşlerden esinleniyor. Filmin yaklaşık yedi dakikalık alkış alması dikkat çekse de İtalyan basınında filme yönelik eleştiriler oldukça farklı tonlarda. Venedik’in güzelliği de burada ortaya çıkıyor: Festival yalnızca alkışların değil, farklı eleştirilerin de yan yana durabildiği bir alan.

Fakat Venedik yalnızca politik filmlerden ibaret değil. Lee Chang-dong’un “Possible Love”ı, Luca Guadagnino’nun Bernardo Bertolucci üzerine yedi saatlik çalışması, Robert Pattinson’ın yer aldığı “Primetime” ve çeşitli türlerdeki yapımlar festivalin sinema yelpazesini genişletiyor. Yönetmenlerin kişisel sinema dilleri, klasik anlatılarla deneysel çalışmaların yan yana gelmesi ve büyük yıldızlarla bağımsız sinemacıların aynı programda buluşması Venedik’in en önemli özelliklerinden biri olmayı sürdürüyor.

Bir de artık Venedik’in ayrılmaz parçası hâline gelen başka bir dünya var: Venice Immersive. Festivalin XR ve sanal gerçeklik alanındaki bölümü, sinemanın geleceğinin yalnızca klasik perdeyle sınırlı olmadığını gösteriyor. Bu yıl programda 69 çalışma bulunuyor. David Bowie üzerine hazırlanan “David Bowie: Unseen Unheard” da bu bölümün dikkat çeken işlerinden biri. Sinema ile teknoloji arasındaki ilişkinin giderek güçlendiği bir dönemde Venedik, geleceğin anlatım biçimlerini bugünden tartışmaya açıyor.

Bütün bunlara baktığımda, 2026 Venedik Film Festivali’nin henüz üçüncü gününde olmasına rağmen önemli bir soruyu ortaya koyduğunu düşünüyorum: Sinema bugün dünyaya ne söyleyebilir? Venedik’in ilk üç günü bize bir kez daha gösterdi ki kırmızı halı ne kadar parlak olursa olsun, festivalin gerçek ışığı perdeden geliyor. BU yazım Venedik film festivalinin ilk üç gününün panoraması sayabilirsiniz.

Bu sene Venedik’te yarışan Türk filmi yok.  Geçmiş yıllarda kırmızı halıda yer alan Melis Sezen, Salih Bademci, Demet Özdemir, Boran Kuzum ve Özge Özacar gibi isimler vardı. Bir de uluslararası yapımlarda oyunculuk yapan Haluk Bilginer de festival davetlileri arasında yer almıştı. Bu yıl ise Türk katılımı kurumsal marka sponsorlukları ve özel gösterim davetleriyle sınırlı kaldığını öğrendim.

Henüz Altın Aslan’ın kime gideceğini bilmiyorum. Daha çok film izleyeceğiz, daha çok tartışacağız, bazı filmleri övecek, bazılarını eleştireceğiz. Kimi yapımlar birkaç gün sonra unutulacak, kimileri ise yılın en önemli sinema olayları arasında yerini alacak.

Bize sinemanın hâlâ konuşacak çok şeyi olduğunu hatırlattı. Bence film festivalleri en güzel yönü yeni filmleri, dünyada farklı bakış açıları olduğunu görmek.

Ve belki de en önemlisi, sinemanın yalnızca dünyayı anlatmadığını; dünyaya bakışımızı da değiştirebildiğini bir kez daha gösterdi. İyi seyirler…

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.