Uzun süreli hareketsizlik büyük risk!

Uzun süreli hareketsizlik büyük risk!
18 Ocak 2026 10:00
A+
A-

Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Dahili Tıp Bilimleri Bölümü İç Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Vildan Gürsoy, trombozun erken tanı ve basit önlemlerle büyük ölçüde önlenebileceğini belirterek, uzun süreli hareketsizlikten genetik yatkınlığa kadar risk faktörlerine karşı uyarılarda bulundu.

İREM ERBAŞ / ÖZEL HABER

Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Dahili Tıp Bilimleri Bölümü İç Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Vildan Gürsoy, tromboz hastalığına ilişkin merak edilenleri yanıtladı. Gürsoy, trombozun basit bir pıhtılaşma sorunu olmadığını vurgulayarak, erken tanı ve korunmanın hayati önem taşıdığını ifade etti.

Doç. Dr. Gürsoy, Tromboz hastalığını, “Normal koşullarda akışkan özellikte olan kanın, hemostatik dengenin bozulması sonucunda pıhtılaşarak damar lümenini kısmen ya da tamamen tıkamasıyla oluşan patolojik süreç” olarak tanımladı. Trombozun en çok toplardamarlarda görülmekte olduğunu belirten Gürsoy, bu durumun “derin ven trombozu” olarak adlandırıldığını ifade etti.

“UZUN SÜRELİ HAREKETSİZLİK, TROMBOZ RİSKİNİ ARTIRIR”

Gürsoy, atardamar sisteminde gelişen trombozların miyokard enfarktüsü ve iskemik inme gibi ciddi klinik sonuçlara neden olabileceğini belirterek, “Tromboz gelişiminin patofizyolojik temelini, kan akımında yavaşlama (staz), damar duvarında endotel hasarı ve kanın pıhtılaşmaya yatkınlığında artış olmak üzere üç ana mekanizma oluşturur. Bu mekanizmaların birlikte veya tek tek devreye girmesi trombojenik süreci başlatır ve bu durum tıp literatüründe “Virchow üçlüsü” olarak tanımlanır. Özellikle venöz sistemde staz ön plandayken, arteriyel trombozlarda endotel hasarı ve trombosit aktivasyonu daha belirgin rol oynar.

Klinik pratikte tromboz riskini artıran çok sayıda edinsel ve kalıtsal faktör bulunmaktadır. Uzun süreli hareketsizlik, özellikle uzun yolculuklar ve ameliyat sonrası yatak istirahati, venöz staza yol açarak tromboz riskini belirgin şekilde artırır. Büyük cerrahi girişimler ve travmalar, hem doku hasarı hem de inflamatuvar yanıt aracılığıyla koagülasyon sistemini aktive eder. Gebelik ve lohusalık dönemi ise fizyolojik olarak artmış pıhtılaşma eğilimi ile karakterizedir ve bu durum anne adaylarını tromboz açısından daha hassas bir konuma getirir.

Bunun yanı sıra maligniteler, hem tümöre bağlı prokoagülan faktörlerin salınımı hem de uygulanan tedaviler nedeniyle tromboz için güçlü bir risk faktörüdür. Bazı bireylerde ise kalıtsal trombofilik durumlar söz konusudur. Bu genetik bozukluklar, özellikle genç yaşta ortaya çıkan, tekrarlayan veya atipik yerleşimli tromboz olgularında akla gelmelidir” dedi.

“ALTTA YATAN DURUMLARIN ARAŞTIRILMASI ÖNEMLİDİR”

Tromboz tanısının teşhis edilmesi ile ilgili açıklamalarda bulunan Doç. Dr. Vildan Gürsoy, hastanın öyküsü ve fizik muayene bulgularının tanı sürecinde temel rol oynadığını belirtti.

Gürsoy, “Tromboz tanısı klinik değerlendirme ile başlar ve laboratuvar ile görüntüleme yöntemlerinin birlikte kullanılmasıyla kesinleştirilir. Özellikle tek taraflı ekstremite şişliği, ağrı, kızarıklık ve ısı artışı derin ven trombozu açısından uyarıcı bulgulardır. Ani gelişen nefes darlığı, göğüs ağrısı, hemoptizi veya senkop gibi belirtiler ise pıhtının akciğere ilerlediğini düşündürerek acil değerlendirme gerektirir.

Tanıda en sık başvurulan görüntüleme yöntemi Doppler ultrasonografidir. Bu yöntem, özellikle alt ekstremite derin ven trombozunun saptanmasında noninvaziv, güvenilir ve kolay uygulanabilir bir yöntem olarak ilk tercih edilir. Gerekli durumlarda, özellikle akciğer embolisi şüphesinde bilgisayarlı tomografi pulmoner anjiyografi altın standart görüntüleme yöntemi olarak kullanılmaktadır. Manyetik rezonans görüntüleme ise seçilmiş olgularda, özellikle pelvis ve santral venöz sistem trombozlarının değerlendirilmesinde faydalıdır.

Laboratuvar testleri tanıya yardımcı olmakla birlikte tek başına tanı koydurucu değildir. D-dimer testi, fibrin yıkım ürünlerini ölçerek vücutta aktif pıhtı oluşumu hakkında bilgi verir. Düşük klinik olasılığa sahip hastalarda normal D-dimer düzeyi trombozu büyük ölçüde dışlayabilirken, yüksek değerler tromboz varlığını kesin olarak göstermez. Bu nedenle D-dimer sonuçları mutlaka klinik bulgular ve görüntüleme yöntemleri ile birlikte değerlendirilmelidir.

Seçilmiş hasta gruplarında, özellikle genç yaşta tromboz gelişen, tekrarlayan tromboz öyküsü bulunan veya ailesel yatkınlığı olan bireylerde altta yatan trombofilik durumların araştırılması önemlidir” ifadesinde bulundu.

RİSK FAKTÖRLERİ İKİ GRUPTA DEĞERLENDİRİLİYOR

Tromboz riskinin çoğu zaman birden fazla risk faktörünün bir araya gelmesiyle ortaya çıktığını ifade eden Doç. Dr. Gürsoy, bu risk faktörlerinin edinsel (kazanılmış) ve kalıtsal (genetik) olmak üzere iki grupta değerlendirildiğini belirtti.

Gürsoy, “Edinsel risk faktörleri arasında uzun süreli hareketsizlik, uzun yolculuklar, ameliyat sonrası yatak istirahati ve büyük cerrahi girişimler ön plandadır. Özellikle ortopedik cerrahiler ve travmalar tromboz açısından yüksek risk taşır. Gebelik ve lohusalık dönemi, fizyolojik olarak artmış pıhtılaşma eğilimi nedeniyle önemli bir risk faktörüdür. Kanser hastalarında ise tümörün kendisi, uygulanan tedaviler ve santral venöz kateterler tromboz riskini belirgin şekilde artırır. Ayrıca ileri yaş, obezite, sigara kullanımı ve östrojen içeren hormonal tedaviler de tromboz gelişimini kolaylaştırır.

Kalıtsal risk faktörleri genellikle genç yaşta ortaya çıkan veya tekrarlayan tromboz olgularında akla gelmelidir. Faktör V Leiden ve protrombin gen mutasyonları ile antitrombin, protein C ve protein S eksiklikleri gibi hereditertrombofilik durumlar tromboz riskini artıran başlıca genetik nedenlerdir. Bu yatkınlıklar, edinsel risk faktörleriyle birlikte olduğunda tromboz gelişme olasılığı daha da yükselir” açıklamasında bulundu.

BASİT ÖNLEMLERLE RİSKİ AZALTABİLİRSİNİZ

Trombozdan korunmanın büyük ölçüde mümkün olduğunu ve çoğu zaman günlük yaşamda alınacak basit önlemlerle riskin önemli ölçüde azaltılabileceğini söyleyen Doç. Dr. Gürsoy, en temel korunma yönteminin kan dolaşımını destekleyen aktif bir yaşam tarzının benimsenmesi olduğunu vurguladı.

Gürsoy, düzenli fiziksel aktivitenin özellikle bacak kaslarının çalışmasını sağlayarak venöz dolaşımı hızlandırdığını ve pıhtı oluşumunu engellediğini ifade ederek, “Uzun süre oturmak zorunda kalan bireylerin belirli aralıklarla ayağa kalkması, kısa yürüyüşler yapması ve basit bacak egzersizleri uygulaması büyük önem taşır.

Yeterli sıvı alımı, kanın akışkanlığını koruyarak tromboz riskini azaltır. Sigara kullanımı pıhtılaşma eğilimini artırdığı için bırakılması önemli bir koruyucu yaklaşımdır. Sağlıklı beslenme, ideal vücut ağırlığının korunması ve kronik hastalıkların düzenli takibi de tromboz riskinin azaltılmasına katkı sağlar.

Uzun yolculuklar sırasında dar kıyafetlerden kaçınılması, mümkünse varis çorabı kullanılması ve düzenli aralıklarla hareket edilmesi önerilir. Cerrahi girişim geçiren, kanser hastalığı bulunan veya daha önce tromboz öyküsü olan bireylerde ise koruyucu ilaç tedavileri hayati önem taşıyabilir. Ancak bu tedavilerin mutlaka hekim değerlendirmesi sonrası, bireysel risk profiline göre planlanması gerekir.

Sonuç olarak trombozdan korunmada en etkili yaklaşım, risk faktörlerinin farkında olunması ve kişiye özel koruyucu önlemlerin zamanında uygulanmasıdır. Erken önlem, tromboza bağlı ciddi komplikasyonların önlenmesinde anahtar rol oynar” açıklamasında bulundu.

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.