Şubat’ın 6’sı…

6 Şubat 2026 13:50
A+
A-

Bugün ülkece omuzlarımızda biriken bir hikâye var. Adına “yaşamak” dediğimiz o devasa kütle, bazen bir insanın göğüs kafesine sığmıyor; sığmadıkça da kaburgaları içeriden dışarıya doğru zorluyor. Bazen öyle bir an geliyor ki, insanın parmak uçları bile yoruluyor. Kalemi tutmak, hayata tutunmak bir mecburiyetten ziyade, ağır bir mesaiye dönüşüyor. Böyle zamanlarda insanın parmakları kıpırdamak istemez, çünkü dokunduğu her yer, tutunduğu her dal biraz daha kırılgandır…

Bugün 6 Şubat. Bazı sızıların zamanla geçeceğine dair o ezberlenmiş teselliye olan inancımız, o uğursuz sabahın karanlığında ebediyen sarsıldı. Zamanın iyi geldiği, onardığı her ne varsa; konu bu coğrafyanın gördüğü o en büyük kimsesizlik olduğunda hükmünü yitiriyor. Kaç yıl geçerse geçsin, o takvim yaprağı ruhumuza saplanmış paslı bir çivi gibi durmaya devam ediyor.

O sabah her şeyden çok sanki “anlam” yıkıldı. Cümleler öyle kifayetsiz ki; yaşanan o cehennemi anlatmaya kalksan, harfler kor olup avucunu yakıyor insanın. Benim için o günden beri geçen zaman, sadece bir illüzyon.

O gün, olduğum yerde delirmemek için kendimi bir o yana bir bu yana vuruşumu hatırlıyorum. Göğsümdeki o nefes daralmasıyla Hatay’a, Maraş’a koşmak, ellerimle o betonları sökmek istedim. Ama sonra durdum… Sırf orada bir kuru kalabalık daha yapmamak, o kaosu daha da büyütmemek adına, içimden bir parçayı kopararak vazgeçtim gitmekten. Gitmemek, bazen gerekse de içi durmayan, susmayan insan için kendine verdiği en ağır cezaya dönüşüyor. İşte o vazgeçiş, benim en büyük enkazım oldu.

Bir anne olarak evlatlarımın yüzüne bakarken, oradaki annelerin feryadını içimde duymanın, o biçareliğin yarattığı travmayı hangi kâğıt taşır? Günlerce süren o uykusuzluk, o dinmeyen kaygı; sadece dışarıdaki depremle değil, içimdeki o devasa yıkımla da savaştık milletçe. Bir annenin, kendi çocuğunu koklarken başka annelerin donmuş çığlığını duyması; aklın değil, bedenin taşıyabileceği bir şey değil.

Biz burada koli bantlarının kulak tırmalayan sesiyle sessizliği yırtmaya çalışırken; oradakiler günlerce “sesimi duyan var mı” diye inleye inleye, buz tutarak can verdi. Bunun düşüncesi bile bizi delirme noktasına getirdi. Sesler hâlâ göğsümde çınlıyor.

Asıl kıyamet sadece yerin sarsılmasıyla kopmadı. Biz yas tutarken çadır satanların, liyakati torpile kurban edenlerin yarattığı o kirli kaosla bitti bizim dünyalık hevesimiz. Bugün Epstein davasının karanlık dehlizlerinde depremde kaybolan çocuklarımızın adını duyduğumuzda, yurt dışından gelen o “şüpheli” yardımların altındaki niyetleri sorguladığımızda, sızımız öfkeye evriliyor. Dünyadaki her acıdan beslenen, acıyı bizzat elleriyle inşa eden o aynı karanlık odakların; bu “normal üstü” felaketin de arkasındaki yapay parmak izleri olup olmadığını sormak artık bir komplo değil, bir hayatta kalma refleksidir.

İnsan, bu kadar çok şeyin aynı anda karanlıkta kalmasına “tesadüf” demek için ya çok saf ya çok yorgun olmak zorunda. Teknolojik bir saldırının, suni bir kırılmanın kurbanı mıydık? Doğa mı bizi vurdu, yoksa doğayı silah yapanlar mı?

Üstelik hâlâ deprem bölgesindeyiz. Marmara’nın sırasının geldiğine dair çığlıklar kulaklarımızı sağır ederken, hâlâ hiçbir somut adımın atılmaması; bizi bile bile o yeni enkaza iten bir “ihmal suikastı” değil de nedir? Şimdi bizi öldürecek olan şey deprem değil; bile bile hiçbir önlem almadan beklemek.

Bugün yine parmaklarım acıyor, midemdeki o bitmeyen bulantı… Çünkü biliyorum; o enkazın altından çıkan sadece bedenler değildi. Bizim geleceğe olan inancımız o tozlu yığınlarda kaldı. Gözyaşlarımı tutamıyorum, çünkü o gün başlayan o “mecalsizlik” bugün hâlâ bedenime dar geliyor.

Biz unutmak ne kelime; bu nasıl unutulabilir? Biz o günden beri her nefesimizi o enkazın tozunu yutarak alıyoruz. Ruhumuzun dikiş yerlerinden söküldüğü o sabahın nöbetini, ömür boyu sürecek bir hükümlülük gibi göğsümüzde taşıyoruz.

Çünkü o günlerin çaresizliği ve sonrasındaki yaklaşık bir yıl boyunca normale döndürmeyen o acı, kaybolan anlamları ifade etmeye yetmiyor. Ruhumun delirmecesine acı çektiği o günün başlangıcının yıl dönümü bugün; bireysel olarak tarifsiz bir hüzün o günden beri çöreklenip kalsa da, dünyalık hevesimiz bitmiş olsa da, ülkece sürüklendiğimiz o kaosun içinde, Hatay’a günlerce ulaşılmadığında kurtarılma ihtimali olan insanların inleye inleye can verişini haykırıyorum.

Hâlâ hepsi için çok ama çok üzgünüm; gidenler için de kalanların atlatamayacağı o acı ve kaygı için de.

Bende olan bu. Başka türlü anlatamıyorum.

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.