Yıkılan şehri ayağa kaldırmak
Hacı Âdil Bey, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin önde gelen devlet adamlarından biriydi. 1869’da Lofça’da doğmuş, devlet hizmetine Yemen’de gümrük memuru olarak başlamıştı. İstanbul ve Selanik’te görev yaptıktan sonra 1903’te Hukuk Mektebi’nden mezun olmuş, bir yıl sonra Selanik Gümrük Müdürü olmuştu. Buradan sonra devlet hayatındaki yükselişi hızlandı. Edirne Valiliği yaptı, İttihat ve Terakki’nin Merkez-i Umumi üyeliği ve genel sekreterliğinde bulundu. İki ayrı dönemde Dâhiliye Nazırlığı yaptı. Yeniden Edirne Valiliğine getirildi. Bursa mebusu oldu, Meclis-i Mebusan Reisliği yaptı. Sonra Malta sürgünü geldi. Cumhuriyet’e giden o çalkantılı yıllarda Adana Valiliği yaptı ve nihayet, Bursa’nın kurtuluşundan yalnızca 12 gün sonra Hüdavendigâr Valisi olarak Bursa’ya geldi.
Yani karşımızda kariyerinin başındaki bir taşra valisi yoktu. İmparatorluğun son döneminin en önemli siyasi ve idari makamlarında bulunmuş, savaşları, işgalleri, sürgünü ve devletin çözülüşünü yaşamış bir devlet adamı vardı. Şimdi ise önünde bambaşka bir görev duruyordu: Yıkılmış bir şehri yeniden ayağa kaldırmak.
Önce yaraları sarmaya başladı.
İşgal sırasında büyük ölçüde tahrip edilen Bursa Hastanesi bunlardan biriydi. Hacı Âdil Bey, Ankara’dan Bursa’ya kurtuluştan yalnızca iki gün sonra gelen Sıhhiye Umum Müdürü Dr. Yusuf İzzettin Bey’in de girişimleriyle hastanenin kısa sürede onarılmasını sağladı. Bir hastane yeniden işler hâle geliyorsa, aslında sadece bir bina onarılmıyordu. Bir şehrin yeniden hayata dönmesi için gereken ilk taşlardan biri yerine konuyordu.
Ama Bursa’nın ihtiyacı bir hastaneden ibaret değildi. Yıkılan evler vardı. Açıkta kalan insanlar vardı. Yağmalanan mallar, yeniden kurulması gereken düzen, açılması gereken okullar, işlemesi gereken yollar ve yeniden başlaması gereken bir hayat vardı.
Hacı Âdil Bey’in valiliğinin üzerinden henüz bir ay bile geçmemişti ki Mustafa Kemal Paşa Bursa’ya geldi. 17 Ekim 1922 günü Bursa’ya gelen Mustafa Kemal Paşa’yı Vali Hacı Âdil Bey ve beraberinde dönemin önemli paşaları, Bursa milletvekilleri ve Bursa Belediye Başkanı, şehrin Ankara istikametinden girişinde, Duaçınarı’nda karşıladı. Şehir henüz işgalin yaralarını taşırken gerçekleşen bu ziyaret, Cumhuriyet’in önceliklerinin bir nişanesiydi.
“Artık ordularımızın yaptığı savaş bitti. Şimdi eğitim ve ekonomi alanında bir savaşa hazırlanıyoruz.”
Mustafa Kemal Paşa, Bursa’da öğretmenlerle ve eğitimcilerle bir araya geldi. Birkaç gün sonra öğretmenlere yaptığı konuşmada, bir milletin kurtuluşunun eğitimle tamamlanacağını anlatıyordu. Savaş kazanılmıştı ama asıl mesele şimdi başlıyordu.
Aradan 104 yıl geçti. Bugün Hacı Âdil Bey’i Tophane’ye çıkarabilseydik, yıllar önce aynı tepeden baktığı şehre yeniden bakmasını sağlayabilseydik, acaba ne düşünürdü? “Ne çok şey başarmışız.” mı derdi? Yoksa uzun uzun bakıp, “Bursa’yı ne hâle getirmişiz?” diye mi sorardı? Belki de ikisini birden söylerdi.
Çünkü Bursa çok değişti. Bursa büyüdü. Üretti. Sanayileşti. Türkiye’nin en önemli üretim merkezlerinden biri hâline geldi. Ben sanayinin, özellikle ağır sanayinin, bir ülkenin bağımsızlığı ve kalkınması açısından lokomotif bir güç olduğuna inanıyorum. Atatürk döneminde kurulan fabrikalar ve sanayi kuruluşları, Cumhuriyet’in ekonomik bağımsızlık arayışının önemli adımlarıydı. Yıllar sonra Necmettin Erbakan’ın öncülük ettiği ağır sanayi hamlesi de Anadolu’nun dört bir yanında üretim tesisleri kurulması fikrini güçlü biçimde hayata geçirdi.
Bursa da bu büyük dönüşümün en önemli merkezlerinden biri oldu. Fakat bir şehri yalnızca fabrikalarından ibaret düşünemezsiniz. Fabrika kurarsınız, o fabrikada çalışacak insanlar gelir. Onlara ev gerekir. Çocuklarına okul gerekir. Hastaneye ihtiyaç duyarlar. Parka, spor alanına, kültür merkezine, sosyal tesislere ihtiyaç duyarlar. İşe giderken yola, eve dönerken toplu taşımaya ihtiyaç duyarlar.
İşte mesele tam burada başlıyor. Bir şehrin üretmesi kadar, o üretimin etrafında oluşan hayatı da planlamak gerekiyor. Yarın, bu planlama meselesinin Bursa’da ne anlama geldiğine bakalım.
