Çocuklarda şiddetin perde arkası: Yalnızlık ve ekran
18 yaş altındaki şiddet olaylarındaki artışı ve dijital içeriklerin çocuklar üzerindeki etkisini Uzman Psikolog Ezgi Karadeniz Karaaslan ile gerçekleştirdiğimiz röportajda ele aldık; Karaaslan, şiddetin tek bir nedene bağlanamayacağını, dijital içeriklerin yalnızlık ve sosyal etkenlerle birleştiğinde risk oluşturduğunu vurguladı.
İREM ERBAŞ / RÖPORTAJ
Son yıllarda 18 yaş altındaki şiddet, yaralama ve öldürme vakalarındaki artış tartışma yaratırken, gözler çocukların maruz kaldığı dijital içeriklere çevrildi. Uzman Psikolog Ezgi Karadeniz Karaaslan, bu artışın yalnızca rakamsal bir yükseliş olarak değil, aynı zamanda şiddetin daha görünür ve paylaşılır hale gelmesiyle birlikte değerlendirilmesi gerektiğini belirtiyor. Karaaslan’a göre dizi, film ve dijital oyunlarda tekrar eden ve kimi zaman ödüllendirilen şiddet unsurları; aile içi sorunlar, yalnızlık ve sosyal bağ eksikliğiyle birleştiğinde çocukların davranışları üzerinde daha güçlü ve riskli etkiler yaratabiliyor.
“ŞİDDET DAVRANIŞTAN ÇOK GÖSTERİYE DÖNÜŞÜYOR”
Son yıllarda 18 yaş altında şiddet, yaralama ve öldürme vakalarında artış yaşandığı görülüyor. Bu artış bilimsel olarak ne kadar net, gerçekten bir yükseliş var mı?
Açık konuşmak gerekirse, 18 yaş altındaki şiddet olayları tamamen yeni bir durum değil; geçmişte de vardı. Ancak bugün daha görünür, daha sık kayıt altına alınan ve daha hızlı yayılan bir hale geldiğini söyleyebiliriz. Resmî veriler de çocukların karıştığı olaylarda artış işaretleri gösteriyor. Ancak burada önemli bir nokta var: Olayların kayıt altına alınma, raporlanma ve görünür hale gelme biçimleri zaman içinde değiştiği için, “kesin ve doğrudan bir patlama var” demeden önce dikkatli değerlendirme yapmak gerekir. Sayılardaki artış, hem gerçek yükselişi hem de artan görünürlüğü birlikte yansıtıyor olabilir.
Bence asıl değişen nokta dijital çağın etkisi. Eskiden şiddet belli bir çevrede kalırken, bugün bir olay saniyeler içinde milyonlara ulaşabiliyor. Gençler şiddeti sadece görmüyor; kaydediyor, paylaşıyor, yorumluyor ve bazen beğeniyle ödüllendiriyor. Bu da şiddeti bir davranıştan çok bir gösteriye dönüştürebiliyor.
Psikolojik açıdan baktığımızda, sürekli kavga videoları, aşağılayıcı içerikler ve öfke dili görmek gençlerde duyarsızlaşmaya, taklit davranışına ve dürtüselliğe yol açabiliyor. Ama altını çizmek gerekir: Dijital medya tek başına neden değildir. Aile içi sorunlar, eğitimden kopma, akran baskısı, ekonomik stres ve ruh sağlığı problemleri gibi etkenlerle birleştiğinde risk artar.
“ÇOCUKLAR GİDEREK DAHA FAZLA YALNIZLIĞA İTİLİYOR”
Bugünün çocukları geçmiş nesillere göre daha mı öfkeli, yoksa daha mı yalnız?
Bu soruya tek kelimelik bir cevap vermek zor. “Bugünün çocukları daha öfkeli” demek de, “daha yalnız” demek de tek başına yeterli değil. Bana göre asıl mesele, çocukların giderek daha fazla yalnızlığa itiliyor olması.
Geçmişte çocukların doğal oyun alanları, mahalle ilişkileri, akran teması ve yüz yüze sosyal bağları daha güçlüydü. Bugün ise güvenlik kaygıları, yoğun akademik baskı, ekran süresinin artması ve ailelerin zaman darlığı nedeniyle çocuklar daha bireysel, daha kapalı ve daha dijital bir yaşamın içine çekiliyor. Yani yalnızlık çoğu zaman bir tercih değil, içinde bulunulan yaşam düzeninin sonucu oluyor.
Öfke ise çoğu zaman bunun görünen yüzü. Çocuk kendini anlaşılmamış, değersiz, dışlanmış ya da bağlantısız hissettiğinde bunu her zaman “yalnızım” diye ifade etmez. Daha çok tahammülsüzlük, sinirlilik, saldırganlık, çabuk öfkelenme ya da davranış sorunlarıyla gösterir. Yani bazı çocuklarda öfke, aslında altında yatan duygusal yoksunluğun dışa vurumudur.
Kısacası bugünün çocukları doğuştan daha öfkeli değil. Ancak daha yalnız kalan, daha az duygusal temas kuran ve duygularını sağlıklı ifade edecek alan bulamayan çocuklarda öfke daha görünür hale geliyor.
“HER ÇOCUK AYNI ŞEKİLDE ETKİLENMEZ”
Şiddet içeren dizi ve filmlerin çocukların davranışları üzerindeki etkisi bilimsel olarak ne kadar net?
Bilimsel olarak bu konuda oldukça net bir tablo var: Şiddet içeren dizi ve filmler çocuk davranışlarını etkileyebilir. Ancak bu etki, sanıldığı gibi “izledi ve şiddet uyguladı” kadar basit ve doğrudan değildir. Daha çok zaman içinde öğrenilen tutumlar ve davranış kalıpları üzerinden işler.
Çocukluk döneminde beyin hâlâ gelişim halindedir. Çocuklar özellikle küçük yaşlarda gördükleri davranışları model alma eğilimindedir. Eğer ekranda şiddet sorun çözme yöntemi olarak sunuluyor, kahramanlaştırılıyor ya da cezasız kalıyorsa, çocuk bunu normal bir tepki biçimi gibi algılayabilir.
Araştırmalar, yoğun şiddet içeriğine maruz kalan çocuklarda üç temel risk gösteriyor: saldırgan davranışta artış, şiddete karşı duyarsızlaşma ve korku düzeyinde yükselme. Yani bazı çocuklar daha sert davranabilirken, bazıları dünyayı daha tehlikeli bir yer gibi algılayabiliyor.
Ama burada en kritik nokta şu: Her çocuk aynı şekilde etkilenmez. Yaş, mizaç, aile ilişkileri, ebeveyn denetimi ve çocuğun gerçek yaşam koşulları sonucu değiştirir. İçerik üzerine konuşulan, sınır konulan ve güvenli bağ kurulan çocuklarda risk daha düşüktür.
Özetle, mesele sadece ekranda şiddetin varlığı değil; çocuğun bunu hangi yaşta, ne sıklıkta, nasıl bir aile ortamında ve hangi rehberlikle izlediğidir.
Özellikle dijital oyunlarda şiddetin “normalleşmesi” çocuk psikolojisini nasıl etkiliyor?
Özellikle dijital oyunlarda şiddetin sürekli tekrar eden, hızlı ve ödüllendirilen bir yapı içinde sunulması çocuk psikolojisini farklı biçimlerde etkileyebilir. Çünkü çocuklar yalnızca içerik izlemez, içerikle etkileşime girer; karar verir, tepki verir ve sonuç alır. Bu da pasif izlemeye göre daha güçlü bir öğrenme deneyimi yaratabilir.
Psikolojik açıdan baktığımızda, uzun süreli maruziyet bazı çocuklarda şiddete karşı hassasiyetin azalmasına neden olabilir. Yani zarar verme davranışı daha sıradan, daha olağan görünebilir. Ayrıca sürekli rekabet, anlık tepki ve kazanma baskısı içeren oyunlarda sabırsızlık, öfke kontrolünde zorlanma ve hayal kırıklığı toleransında düşüş görülebilir.
Bir diğer etki sosyal ilişkiler alanında ortaya çıkabilir. Özellikle çevrim içi oyun ortamlarında hakaret, küçümseme ve toksik iletişim yaygınsa, çocuk bunu normal iletişim biçimi sanabilir. Böylece empati yerine üstün gelme, iş birliği yerine domine etme öne çıkabilir.
Ancak bunu genellemek doğru olmaz. Her çocuk aynı şekilde etkilenmez. Daha önce de bahsettiğimiz gibi yaşına uygun içerik seçilen, süre sınırı olan, aile rehberliği bulunan ve sosyal yaşamı dengeli çocuklarda risk daha düşüktür.
Kısacası dijital oyunlarda sorun yalnızca şiddet görüntüsü değil; şiddetin tekrar eden, ödüllendirilen ve ilişki kurma biçimine dönüşebilen bir deneyim haline gelmesidir.
Şiddet içeriklerinin “model alma” davranışı üzerindeki rolünü nasıl açıklarsınız?
Çocuklar ve ergenler davranışlarının önemli bir kısmını doğrudan öğütle değil, gözlemleyerek öğrenirler. Psikolojide buna model alma ya da sosyal öğrenme diyoruz. Yani çocuk, güçlü görünen, kazanan, dikkat çeken ya da ödüllendirilen kişilerin davranışlarını daha kolay benimseyebilir.
Şiddet içeriklerinde de benzer bir mekanizma işler. Eğer ekrandaki karakter sorunları güç kullanarak çözüyor, saygı görüyor, popüler oluyor ya da cezasız kalıyorsa; özellikle gelişim çağındaki birey bunu etkili bir yöntem gibi algılayabilir. Burada çocuk her sahneyi birebir kopyalamaz, ama “çatışmada sert olmak işe yarar” gibi bir mesaj öğrenebilir.
Özellikle kimlik gelişiminin sürdüğü çocukluk ve ergenlik döneminde gençler kendilerine rol model ararlar. Bu dönemde karizmatik karakterler, fenomenler ya da oyun kahramanları davranış üzerinde daha etkili olabilir. Çünkü genç zihin yalnızca neyin doğru olduğuna değil, neyin güçlü ve kabul gören olduğuna da bakar.
Model alma, şiddetin birebir kopyalanması değil; şiddetin işe yarayan, güç kazandıran ve sonuç alan bir yöntem gibi zihne yerleşmesidir. Bu nedenle çocukların ne izlediği kadar, izlediklerinden ne anlam çıkardığı da büyük önem taşır.
Şiddete maruz kalan ya da şiddet içeriği tüketen çocuklarda empati duygusunda bir azalma gözlemleniyor mu?
Evet, özellikle yoğun ve tekrar eden şiddet maruziyetinde empati duygusunda azalma gözlemlenebiliyor. Çünkü empati, başkasının acısını fark etme ve ona duygusal olarak tepki verebilme becerisidir. Çocuk sürekli şiddet görüntülerine, kavga sahnelerine ya da aşağılayıcı içeriklere maruz kaldığında, bu görüntüler zamanla sıradanlaşabiliyor. Buna psikolojide duyarsızlaşma diyoruz.
Bu durumda çocuk, karşısındaki kişinin üzüntüsünü, korkusunu ya da incinmişliğini daha az fark edebilir. Alay etmeyi, sert konuşmayı ya da zarar verici davranışları daha normal görmeye başlayabilir. Özellikle dijital ortamlarda yüz yüze duygusal geri bildirim olmadığı için bu etki daha kolay ortaya çıkabiliyor.
Ancak bu, empati tamamen kaybolur demek değildir. Empati geliştirilebilir bir beceridir. Sağlıklı aile ilişkileri, duygular üzerine konuşmak, güvenli sosyal bağlar ve doğru rehberlik bu etkiyi azaltabilir.
“ÇEVRESEL FAKTÖRLER EN GÜÇLÜ KORUYUCU YA DA RİSK ALANIDIR”
Her şiddet içeriği aynı etkiyi mi yaratır, yoksa yaş, kişilik ve çevreye göre farklılaşır mı?
Hayır, her şiddet içeriği aynı etkiyi yaratmaz. Etki; içeriğin türüne, çocuğun yaşına, kişilik özelliklerine ve içinde bulunduğu çevreye göre önemli ölçüde farklılaşır. Aynı görüntüyü izleyen iki çocukta bile çok farklı tepkiler görülebilir.
Özellikle yaş faktörü çok belirleyicidir. Küçük çocuklar kurgu ile gerçeği ayırt etmekte daha çok zorlanabilir ve gördüklerini daha doğrudan içselleştirebilir. Ergenlik döneminde ise kimlik arayışı, akran etkisi ve risk alma eğilimi devreye girdiği için içerik başka şekillerde etkili olabilir.
Kişilik yapısı da önemlidir. Dürtü kontrolü zayıf, öfke düzenlemede zorlanan, kaygı düzeyi yüksek ya da travmatik deneyimleri olan çocuklar şiddet içeriklerinden daha farklı etkilenebilir. Bazı çocuklarda korku artarken, bazılarında saldırganlık ya da duyarsızlaşma görülebilir.
Çevresel faktörler ise en güçlü koruyucu ya da risk alanıdır. Güvenli aile ilişkileri, sınır koyan ebeveyn tutumu, sağlıklı arkadaş çevresi ve içerik üzerine konuşulabilen bir ortam varsa olumsuz etki azalabilir. Tersi durumda risk artabilir.
“Şiddeti öğrenen çocuk” ile “şiddete yönelen çocuk” arasında nasıl bir fark var?
“Şiddeti öğrenen çocuk” ile “şiddete yönelen çocuk” aynı şey değildir. Şiddeti öğrenen çocuk, çatışma karşısında bağırmanın, vurmanın, tehdit etmenin ya da güç kullanmanın bir yöntem olduğunu görmüş ve zihnine kaydetmiş çocuktur. Yani burada daha çok öğrenilmiş bir davranış repertuvarı vardır.
Şiddete yönelen çocuk ise bu repertuvarı davranışa döken çocuktur. Yani öfke anında, hayal kırıklığında ya da ilişki sorunlarında elindeki çözüm yolları arasında şiddeti seçmeye başlamıştır. Bu artık sadece öğrenme değil, uygulama aşamasıdır.
Her çocuk öğrendiğini uygulamaz. Yine aslında yukarıda bahsettiğimiz gibi arada vicdan gelişimi, empati, dürtü kontrolü, aile sınırları, okul deneyimi ve sosyal destek gibi birçok koruyucu mekanizma vardır. Bazı çocuk şiddeti görür ama reddeder, bazı çocuk ise başka baş etme yolu bilmediği için ona yönelebilir.
Bu nedenle bir çocuğun şiddete yönelmesini sadece “kötü çocuk” diye açıklayamayız. Çoğu zaman orada öğrenilmiş kalıplar, duygusal ihmal, yoğun öfke, sınır eksikliği ya da yardım çağrısı vardır.

